Dolmabahçe Camii

TARİHİ :

Sultan II. Mahmud’un hanımı, Sultan Abdülhamid’in annesi Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından yapımına 1270 (1852) tarihinde  başlanmış, oğlu Abdülmecit tarafından 1853 tarihinde  tamamlanmıştır.

MİMARİ YAPISI :

Dolmabahçe Camii, 19 yüzyıl Osmanlı mimarisinin pek çok önemli eserine imzasını atan Nikogos Balyon tarafından, batı akımlarının en yoğun biçimde etkisi gösterdiği bir dönemde inşa edilmiştir. Bu dönemde barok, rokoko, ampir gibi bir yorumlama anlayışına gidilmiştir. Yani batılı unsurları ile Osmanlı süsleme unsurlarını katıştırılarak kullanılmasıdır. Deniz kenarında, bir avlu ortasında yapılan cami ana hacim, kubbe ile ortama bir mekanda ibarettir. Tek şerefeli iki adet minaresi vardır.

Taş ve mermerden inşa edilmiş olan cami’nin cephesini, boylu boyunca iki yandan da iki katlı hünkar kasrı kaplamaktadır. Kasrın iki yanındaki merdivenlere üst katlara çıkılır. Bu kısımda odalar yer almakta, ayrıca buradan mahfelerle de gidilebilmektedir.

Cami 1948-1961 yılları arasında Deniz Müzesi olarak kullanılmış, müzenin yeni binasına taşınmasıyla 1966 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğünce restore edilerek yeniden ibadete açılmıştır.

MEŞŞRUTASI :

Bir İmam Hatip ve bir Müezzin Kayyım’ın görev yaptığı    caminin görevlilere ait meşruta, abdest alma yeri, tuvaletleri, musalla taşı  ve muvakithanesi bulunmaktadır.

Beyoğlu Müftülüğü

Ortaköy Camii

Ortaköy Camii Konumu
Bogaziçi’nde Ortaköy semtinde ve sahildedir.

Ortaköy Camii,
Istanbul’da Bogaziçi’nde Besiktas ilçesinde, Ortaköy semtinde sahilde bulunan, Neo Barok tarzda bir camiidir. Ortaköy
iskelesindeki zarif cami.

Ortaköy Camii Tarihi
Cami, Sultan Abdülmecit tarafindan Garabet Balyan ve oglu Nikogos Balyan’a  1853
yilinda yaptirilmistir.

Sultan Abdülmecid Han tarafindan yaptirildigi için, Büyük Mecidiye Camii’nin yerinde 1721
yilinda Nevsehirli Damat Ibrahim Pasa’nin damadi Mahmut Aga tarafindan yaptirilan mescit bulunuyordu. 1740′li yillarda bu mescidin yerine Divittar (özel kalem) Mehmet Aga tarafindan bir cami yapildi.  Bu da harap olunca, 1853
yilinda Sultan Abdülmecid Han simdiki camiyi yaptirdi.

Yapinin denize kaymasindan ötürü 1960′li yillarda kapsamli bir onarim görmüstür ( 64 fore kazik ve 80 ton beton enjekte edilerek zemin takviyesi yapilmistir.) 1984
yilinda çikan yanginla hasar görmüs tekrar yenilenerek günümüzdeki görünümüne kavusmustur. Cephe kismini meydana getiren taslar da degistirildi.

Oldukça zarif bir yapi olan cami Barok üslubundadir. Bogaziçi’nde essiz bir konuma yerlestirilmistir. Bütün selatin camilerinde oldugu gibi harim ve hünkar bölümü olmak üzere iki kisimdan olusur. Minareler kuzey cephesinde, hünkar dairesinden yükselir. Genis ve yüksek pencereler Bogaz’in degisken
isiklarini caminin içine tasiyacak biçimde düzenlenmistir.

Merdivenle çikilan yapinin tek
serefeli iki minaresi vardir. Yivli ince minareleri, hünkar dairesi üzerinde yükselir.
ince ve zarif minareleriyle taninan cami, karisik üslupta insa edilmistir. Duvarlari beyaz kesme tastan yapilmistir. Tek kubbenin duvarlari pembe mozaiktendir. Tek kubbeli olup, kubbeden kare plana geçiste, istinat kemerlerinin birlestigi köselerle kubbe arasindaki pandantiflerin dis yüzleri kursunla örtülüdür. Mihrap mozaik ve mermerden, minber ise somaki kapli mermerden yapilmistir ve ince bir isçiligin ürünüdür.

Genis ve yüksek pencereler Bogaz’in degisken
isiklarini caminin içine tasiyacak biçimde düzenlenmistir.

Köselerde kontrofor kuleleri vardir. Caminin içi çok güzel olup, bilhassa kubbe tezyinati fevkaladedir.

Caminin içindeki Allah, Muhammed ve ilk dört halifenin ( Hulefa-i rasidin ) adlari, bizzat Sultan Abdülmecid Han tarafindan yazilmistir.

tarihveturistik

Pertevniyal Valide Sultan Camii

Aksaray, İstanbul, Türkiye

H. 1288 / M. 1871 Dönem / Hanedan

Osmanlı Dönemi Bani(ler):
Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan (öl. 1301 / 1883).

Mimar(lar) / usta(lar):
Yapının mimarının kimliği konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Araştırmacılardan bazıları Montani Efendi, bazıları ise Sarkis Balyan olduğunu söyler. Tasarımına Agop Balyan’ın da katıldığı, çizim işlerinde desinatör Osep’in çalıştığı ifade edilir.

Tanıtım:
Pertevniyal Valide Sultan’ın inşa ettirdiği cami, türbe, sebil, çeşme, muvakkithane, kütüphane, ve mektepten oluşan bir külliye şeklinde tasarlanmıştır. Cami, tek kubbeli kare planlı ibadet mekanıyla geleneksel plan şemasını sürdüren bir yapıdır. Düşey karakterli kütlesinin önünde, son cemaat yeri, haremlik, selamlık, hünkar mahfili ve çeşitli mekanlardan oluşan iki katlı ek yapı bulunur. Birer şerefeli iki minare, cami ana kütlesinden ayrı, ek yapıya bitişik inşa edilmiştir. 10 m. x 10 m. ölçülerindeki kare planlı harim, dört yönden kemerlerle genişletilmiştir. Köşeleri birer kuleyle vurgulanmış caminin doğu, batı ve güney cephelerinden dışa çıkıntı oluşturan orta bölümleri birer üçgen alınlıkla taçlandırılmıştır. Her bölüme iki sıra halinde üçer pencere yerleştirilmiştir. Duvarlardan koparılarak içeriye alınmış kubbe, onaltıgen yüksek kasnak üzerine oturtulmuştur.

Pertevniyal Valide Sultan Camii, süsleme yoğunluğu ve çeşitliliği ile dikkati çeker. Cephelerden dışa çıkıntı oluşturan orta bölümleri ve kubbe kasnağında yer alan pencereler, Gotik tarzda yapılmıştır. Pencere üstlerindeki üçlü sağır niş düzenlemeleri ise, biçim olarak Osmanlı sanatında görülen öğeler olmakla birlikte; kullanıldığı yer açısından Kuzey Afrika ve Endülüs mimarlığındaki örnekleri anımsatır. Cephelerde rumi ve palmetlerden oluşan süsleme kompozisyonları ile sağır niş, mukarnas gibi klasik Osmanlı unsurları da kullanılan öğeler arasındadır. Dilimli soğan kubbe biçimli birer tepelikle sonlanan Hint mimarisini anımsatan köşe kuleleri, klasik Osmanlı mimarisine özgü mukarnaslı nişler, düz sağır nişler ve çeşitli geometrik motiflerle bezenmiştir.

İç mekan da, cepheler gibi yoğun süslemelere sahiptir. Mavi rengin hakim olduğu kalem işi süslemelerde Osmanlı bezeme motifleri kullanılmıştır. Alt sıra pencerelerinin üst kesimini mukarnaslı bir korniş dolanır. Duvar yüzeylerinde, cephelerde olduğu gibi sağır nişler, mukarnaslar, kemer motifleri, rumiler, hatayiler gibi klasik Osmanlı unsurları dikkati çeker. Mermerden inşa edilmiş mihrap ve minberi ise sadedir.

İnşa edildiği dönemin stilistik özelliklerini ve değişimlerini yansıtan yapı, Oryantal eğilimlerin ağır bastığı seçmeci (eklektik) üslupta inşa edilmiştir.

O dönemde Avrupa’da da yaygın olan bu anlayışın Pertevniyal Valide Sultan Camii’nde Gotik, Osmanlı, Hint gibi farklı sanatlara özgü unsurların birlikte kullanılmasıyla uygulandığı görülür.

Pertevniyal Valide Sultan’ın yaptırdığı mektep 1911′de yanmış; türbe, sebil ve muvakkithanesi ise 1956-59 yılları arasında, Aksaray Meydanı ve çevre düzenlemesi sırasında kaldırılmıştır. çeşitli yol çalışmaları sonrasında, cami kot seviyesinin altında kalmıştır. Türbenin parçaları ise İstanbul III. Selim Türbesi’nin haziresine nakledilmiştir. Daha sonra, kalan parçalar kullanılarak, külliyenin avlusuna Pertevniyal Valide Sultan’ın türbesi yeniden inşa edilmiştir. önce Topkapı Sarayı’na, daha sonra II. Mahmud Türbesi’ne nakledilen naaşı da, bugün kendi türbesine taşınmış bulunmaktadır

Tarihlendirme:
Avlu kapısı üzerindeki kitabeden 1288 / 1871′de inşasının tamamlandığı anlaşılmaktadır. çeşitli belgelerde, caminin temellerinin törenlerle Kasım 1869′da atıldığı ve inşasının üç yıl sürdüğü belirtilmektedir.

discoverislamicart

Şehzade Camii

Kanuni Sultan Süleyman’ın genç yaşta ölen oğlu Şehzade Mehmet adına Mimar Sinan tarafından yapılmıştır.
Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak devrinin büyük mimarı Mimar Sinan, Şehzade Camii ve külliyesini 1544-48 tarihleri arasında dört yılda tamamlamıştır. Koca Sinan daha sonraları yaptığı bir değerlendirmede “Şehzade çıraklık, Süleymaniye kalfalık, Edirne Selimiye de ustalık eserimdir” diyecektir. İşte Şehzade Camii Sinan’ın mimari dehasındaki ana devirler olan bu üç abide eserin ilk basamağıdır.

Yarım kubbe problemini ilk defa ele aldığı bu camide Mimar Sinan dört yarım kubbeli ideal bir merkezi yapı meydana getirip, Rönesans mimarlarının rüyasını gerçekleştirmiştir.Cami kare planlı olup, üstü yarım küre şeklinde bir büyük kubbe ve bunun etrafında dört yarım kubbeyle örtülmüştür. Dört köşede yarım küre, dört de küçük kubbe vardır. Bütün kubbeler dört büyük fil ayağı üzerine oturur. Mimar Sinan’ın eserlerinde görülen sadelik ve tezyinat bu camide de görülür.
Şehzade Camii’nin büyük dış avlusu altı kapılıdır. Caminin cümle kapısı duvarının iki yanındaki ikişer şerefeli çift minaresi yapının en dikkat çeken bölümlerindendir. Diğer cami ve minarelerdeki sadelik burada yoktur. Koca Sinan’ın bu minarelerdeki tezyinatı emsalsizdir.

Dört yarım kubbe ile desteklenen bir merkezi kubbe ile örtülüdür. “Kare içine oturan haçvari plan tipolojisinin Osmanlı mimari geleneği çerçevesindeki gelişiminin son noktasıdır. Bu gelişimin bir önceki adımları Edirne’deki Üç Şerefeli Cami, eski Fatih Camisi ve Üsküdar’daki Mihrimah Sultan camilerinde görülür.¹”
Mimar Sinan daha sonra inşa ettiği Süleymaniye ve Selimiye camilerinde Şehzade Camisi’nden daha ileri mimari çözümlemelere ulaşmışsa da, Şehzade Camisi plan şeması Sultanahmet Camisi, Yeni Cami gibi 17. yüzyıl camilerinde beğenilerek kullanılmıştır.

Şehzade Camisi’nde şadırvan avlusu ve cami kitlesi iki eş karedir. “Kubbe çapı 19 m, kubbenin zeminden yüksekliği 37 m dir. Merkezi kubbe pandantifli kare bir baldaken oluşturur.¹” Kubbeyi taşıyan dört ayakların çok fazla yer kaplamamasıyla mekan bütünlüğü sağlanmaya çalışılmıştır. Örtü, yarım kubbeler ve eksedralarla yapı kanatlarına ulaşır. Dışarıda, büyük orta kubbenin oturduğu kare kısmın dört köşesine ve yarım kubbelerin yanlarına dört ağırlık kubbesi konularak kemerlerin açılması önlenmiştir. Bunlar camiye aynı zamanda kademe kademe yükselme vermiştir. Yan galeriler yoktur ve böylece mekân daha fazla bir bütünlük kazanmıştır. Sadece hünkar ve müezzin için küçük birer mahfil bulunur. “Örtünün eğrileri ile planın doğruları küresel geçit öğeleri ve mukarnaslarla birbirleriyle buluşurlar. Masif duvarların yerine Osmanlı mimarlığında ilk kez dış mimaride revak kullanılmıştı. Yan revaklar iki kareden oluşan harem ve avlu planına bir ek olarak akıtılmıştır ve avlu yönünde minareler sonlanır.” 2’şer şerefeli bu minareler oldukça zarif bezemeye sahiptir.

Şehzade Cami’sinin simetrik modülasyonu avluda da kendini gösterir. “Şadırvan avlusu da cami gibi 5×5 modüle bölünmüştür. Kubbe açıklığına eşit olan açık bölüm 3×3 modül olarak açık bırakılmıştır. Kubbe büyüklükleri ve yükseklikleri aynıdır. Osmanlı mimarlığının en dengeli avlularından biridir.¹” Merkezde bulunan sekizgen şadırvan yaklaşık bir modül büyüklüğündedir. Revak kubbelerinin büyüklükleri birbirine eşit, yükseklikleri birbirine eştir ve hemen cami planındaki köşe kubbelerle aynı büyüklüktedir. “Bu yüzden Şehzade Cami avlusu Beyazıt Cami avlusu ile birlikte Osmanlı Mimarisinde bulunan en dengeli ve güzel avlularından biri sayılır.¹” Mermer ve somaki kaidelere oturan revak sütunları 12 adettir. Revakları örten kubbelerin sayısı da 16’dır.
“Bezeme özellikleri açısından özgün bir yapıdır. 15. yüzyıldan itibaren başlayan yalınlaşma eğiliminin dışına çıkmıştır. Çok renkliliğin vurgulanışı, yapının dış profillerine getirilen bezemesel öğeler, minarelerin yüzey bezemeleriyle benzersiz yapıdır. Mihrap, minber ve müezzin mahfili mermerdendir.”

istanbul.gov.tr

Nuruosmaniye Camii

İstanbul’un büyük camilerinden biri. Cağaloğlu’ndan Kapalıçarşı’ya giden yol üzerindedir. Caminin yapımına I. Mahmud zamanında başlandı (1748), III. Osman zamanında bitirildi (1755). Mimarı Mustafa Ağa ve yardımcısı Simon Kalfa’dır. Biri Cağaloğlu, biri Kapalıçarşı yönünde iki kapılı bir avlu içinde medrese, kütüphane, imaret, sebil, dükkân ve han gibi yapılardan oluşan bir külliyeyle donatılmıştır.

Caminin dokuz kubbesi, ikişer şerefeli iki minaresi vardır. Büyüklüğü, genişliği, pencere ve merdivenlerinin çokluğu ve temelinin sağlamlığı önemli özelliklerindendir. 18. yüzyıl barok mimarîsinin tipik bir örneğidir.

I. Mahmut zamanında yapımına başlanan cami , III. Osman zamanında Nuruosmani adıyla tamamlanmıştır. Şadırvanı yoktur, önde ve arkada abdestlikleri vardır, ayrıca ek bir abdestlik giriş kapısı karşısında bodrumdadır. Mihrabı çıkıntılıdır.

Yüksek mermer merdivenlerle iki yönden camiye çıkılır. 174 pencerelidir. Müezzin mahfeli cümle kapısı üstündedir. Kare plandaki caminin iç avlusu yarım daire şeklindedir. Avluda bir kütüphane, iki sebil ve bir çeşme bulunur.

Ana kubbe 26 m çapındadır ve kasnağında onlarca pencere bulunur. Beş kubbeli son cemaat yeri U biçimindedir.

Yapıya bitişik iki şerefeli iki minaresinin taş külahları bulunur. Caminin ekleri dükkan olmuştur. Külliyesi imaret, türbe, kütüphane, medrese, çeşme, sebil ve dükkanlardır. Nuruosmaniye Kütüphanesi’nde 5000′den fazla yazma ve basma eser vardır. Cami yazıları Hattat Rasim, Abdülhalim, Müzehhip Ali, Mehmet Refi Efendi’nindir.

Gezikolik

Sabancı Merkez Camii

1998 yılında hizmet vermeye başlayan Sabancı Merkez Camii toplam 52.600 m2 alan üzerinde kurulmuş olup, 6.600 m2 kapalı alana sahiptir.

Türkiye Diyanet Vakfı ve Sabancı Vakfı’nın ortaklaşa yaptırdığı Sabancı Merkez Camii’nin mülkiyeti Adana Diyanet İşleri Vakfı’na ait olup, kullanım hakkı Adana İl Müftülüğü’ne devredilmiştir.

Sabancı Merkez Camii, konumu itibariyle Adana’da bulunan ana arterlerin, demir yolunun ve Adana’yı çevre il ve ilçelere bağlayan yolların kesim noktasında ve yüksek minareleriyle uzaktan görünüyor olması nedeniyle, şehrin adeta sembolü haline gelmiştir. Cami, 28.500 kişiye sağlayabildiği ibadet imkanı ile Balkanlar’ın ve Ortadoğu’nun en büyük camisi olma özelliğine sahiptir.

Seyhan Irmağı kenarında görkemli bir yapıya sahip olan 6 minareli Sabancı Camii’nin 32 metre çapındaki kubbesi sekiz fil ayağı üzerine oturmaktadır. Kubbenin namaz kılınan kottan itibaren yüksekliği 54 metre’dir. Ana gövdeye bitişik dört minare 99 metre, son cemaat mahallindeki iki minare ise 75 metre yüksekliktedir.

Cami, 4 ders odası, 10 itikaf odası, imam ve müezzin odaları, sohbet odaları ve şadırvan ile her türlü imkana sahiptir.

Camide bulunan hat eserlerinin tamamı, Hattat Hüseyin Kutlu’ya aittir. Cami çinileri, klasik İznik çinisi tekniği ile yaptırılmıştır. Kıble cephesinde bulunan dört adet pano, büyüklük bakımından dünyada en büyük cami panolarıdır.

Cami de bulunan tüm nakış eserleri ve çinilerin desenleri, Mimar Nakkaş M. Semih İrteş’e aittir. Mihrap, minber, kürsü, taç kapı ve diğer kapılar mermer olup, klasik Osmanlı camilerinde bulunan eserlere benzer tarzda çizilmiş ve Nihat Kartal Usta tarafından yapılmıştır.

Ahşap kapılar kündekari tarzında olup, Ahmet Yılçay Usta tarafından, bütün vitraylar Abdulkadir Aydın Usta tarafından, mukarnas işleri Ali Turan Usta tarafından yapılmıştır.

Cami minareleri, beyaz çimento ile fil dişi renginde kırma malzeme karıştırılarak elde edilen betondan betonarme olarak yapılmıştır.

Caminin iç ve dış aydınlatma projeleri ile iç seslendirme projeleri, Philips tarafından çizilmiştir. Bu projelerde Philips’in malzemeleri kullanılarak, proje gerçekleştirilmiştir. Ayrıca camide asansörlü minareye konan ve Aselsan tarafından sağlanan merkezi telsiz yayını ile 60 km. çaplı bir daire içinde kalan 275 adet camiye merkezi yayın sistemi ile vaaz yayını yapılmaktadır.

Caminin batı kısmında, müstakil bir bölüm olarak araştırmacılara ve halka hizmet vermek üzere, klasik ve dijital bir kütüphane de bulunmaktadır.

Sebil Çeşmesi’nden özel dini günlerde bal şerbeti sunulmaktadır.

Sabancı Vakfı

Kocatepe Camii

Kocatepe Camii Ankara’nın Kocatepe semtinde 1967′de inşaatına başlanan ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından 1987′de inşaatı tamamlanan cami.

Kocatepe Camii için ilk önce Mimar Vedat Dalokay’ın hazırladığı proje kabul edilmiş ve bu projeye göre caminin temeli atılmış fakat daha sonra bu projeden vazgeçilmiştir.

1967 yılında Hüsrev Tayla ve Fatin Uluengin’in çizdiği projeye göre temeli atılan Kocatepe Camiinin inşaatı çok uzun sürdü. 1981′de caminin inşaatını ve mal varlığını Türkiye Diyanet Vakfı devraldı. Bu tarihten sonra inşaat çalışmaları hızlanan Kocatepe Camii 1987′de dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından ibadete açıldı.

4500 m² ‘lik bir alan üzerinde inşa edilen caminin alt kısmında konferans salonu, kütüphane, otopark, ticarethane ve idari birimler bulunmaktadır.


Geleneksel mimariye bağlı kalınarak inşa edilen Kocatepe Camii’nin ana mekânı 4 fil ayağı üzerine oturan bir merkezi kubbe ile dört yarım kubbeden oluşur. Caminin 88 m uzunluğunda 4 minaresi vardır. Minarelerin şerefelerine hem asansörle hem de merdivenle çıkılır. Camideki yazılar Hamit Aytaç ve Mahmut Öncü tarafından, konferans salonundaki yazılar ise Emin Barın tarafından yazılmıştır. Caminin halı desenleri Afyon Ulucamii’ndeki halı desenleri göz önüne alınarak hazırlanmıştır. Caminin avizeleri, mihrabı, minberi, kapıları, çinileri ve mermerleri özel olarak tasarlanmış ve ince bir işçilikle yapılmıştır. İç tezyinatta Klasik Osmanlı Mimarisi örnek alınmış, malzeme olarak; çini,mermer, sarı maden, altın varak ve özel boyalar kullanılmıştır.

Vikipedi

Bayezid Camii

Bayezid Camii, İstanbul’un Beyazıt semtinde, Beyazıt Meydanı’na dağınık bir şekilde yayılmış haldedir. Sultan II. Bayezid tarafından yaptırılmıştır. İnşasına 1500′de başlanmış ve 1505′de bitirilmiştir. Mimarının kim olduğu konusunda ihtilaf vardır. Mimar Hayrettin, Mimar Kemaleddin’in ve Yakupşah bin Sultanşah isimli mimarlardan biri tarafından yapıldığı sanılmaktadır ama kesin bilgiye ulaşılamamıştır.

Bayezid Camii, İstanbul’un Beyazıt semtinde, Beyazıt Meydanı’na dağınık bir şekilde yayılmış haldedir. Sultan II. Bayezid tarafından yaptırılmıştır. İnşasına 1500′de başlanmış ve 1505′de bitirilmiştir. Mimarının kim olduğu konusunda ihtilaf vardır. Mimar Hayrettin, Mimar Kemaleddin’in ve Yakupşah bin Sultanşah isimli mimarlardan biri tarafından yapıldığı sanılmaktadır ama kesin bilgiye ulaşılamamıştır.

Külliye, bir cami, aşhane-imarethane, sübyan mektebi, tabhaneler, medrese, hamam ve kervansaraydan oluşur Kendisinden daha önce yapılmış bulunan Fatih Külliyesi’nden farklı olarak simetrik yapılar şeklinde değil, dağınık bir şekilde inşa edilmiştir.

Külliyenin merkezi Bayezid Camii’dir. 16.78 m çapındaki ana kubbesi dört ayak üstüne oturtulmuştur. Camii yerine külliyeye dahil bulunan tabhaneye bitişik minareleri, bu caminin ayırt edici özelliklerindendir. Bu nedenle iki minare arasındaki mesafe 79 metredir. Cami içerisindeki taş ve ahşap işçiliği ile vitraylar dikkat çekici güzelliktedir. Avlu döşemesi ve şadırvanın sütunları Bizans’tan kalma malzemenin yeniden işlenmesiyle elde edilmiştir. Özellikle şadırvan sütunlarında Bizans izleri görülebilmektedir. Külliyenin imarethane ve kervansarayının bugüne ulaşan kısmı Beyazıt Devlet Kütüphanesi tarafından kullanılmaktadır ve caminin solunda yer alır. Medrese ise caminin sağında ve oldukça uzağında yapılmıştır. Günümüzde Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi olarak kullanılmaktadır. Külliyenin hamamı medreseden de uzakta, Ordu Caddesi üzerinde, Edebiyat Fakültesi’nin yanındadır. Caminin kıble tarafındaki boşluktaysa türbeler bulunmaktadır. Sultan II. Bayezid’in, kızı Selçuk Hatun’un ve Tanzimat Fermanı’nın mimarı Mustafa Reşid Paşa’nın türbeleri buradadır.

Türkçebilgi

Bursa Ulu Camii

BURSA ULUCAMİİ; TÜRK TARİHİNİN EN BÜYÜK CAMİSİ

Evet başlıkta doğru yazıyor. Ulucami kapalı namaz kılma alanı bakımından Türk Tarihinde yapılan en büyük camidir. Hemen aklınıza Süleymaniye, Sultan Ahmet gelebilir. Fakat o camilerin büyüklüğü duvarlarla çevrili avlu alanlarıyla birliktedir. Ayrıca o camiler tek ve çok yüksek bir kubbe ile örtülü olduğundan çok
geniş bir bir alanı varmış izlenimi verir. Bursa Ulucami ise çok kubbeli ve alçak tavanlıdır. İçinde bulunan çok sayıdaki sütun yüzünden de daha ufakmış gibi hissetmemize neden olabilse de TÜRK TARİHİNİN EN BÜYÜK CAMİSİ halen Bursa Ulucami’dir.

TARİHİ MİNBERİN ÖZELLİKLERİ
Minber bütünüyle kainatı sembolize ediyor. Minberin giriş kapısının üzerindeki kitabede altın yaldızla Osmanlıca olarak, ‘Yıldırım Beyazıt Han tarafından hicri 804 (miladı 1402) yılında yaptırılmıştır’ ibaresi yer alıyor. Sarmaşık motifleriyle süslü olan tırabzanların sağ çıkış ikinci kolonu üzerinde süsleme motifine uygun

sülüs tarzda yazılmış, Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmet işi ibaresi dikkat çekiyor. Sanatkarın bu imzası son yıllarda fark edildi.

Minberin doğu cephesinde, biri dar dikdörtgen, diğeri alanı daha geniş üçgen biçiminde, bir diğeri en altta şerit halinde uzanan taşıyıcı dolap serisi banko olmak üzere birbirine bitişik üç kompozisyon alanı bulunuyor. Üçgen ve dikdörtgen yüze ikisi birlikte Güneş Sistemi’nin kabartma formlarla işlendiği bir alan var. Gezegenlerin her biri yörünge hareketleriyle birlikte küresel kabartma motifler halinde Güneş’e olan uzaklık ve aralarındaki büyüklük karşılaştırmaları da verilerek olması gereken yerlerde.

Gezegenler, Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Pluto şeklinde olan Güneş’e uzaklık sıralaması da doğru. Büyüklük mukayesesi de baz alındığında Dünya’dan elli bin defa daha büyük olan Güneş, büyük bir ustalıkla mükemmel şekilde işlenmiş durumda.

Anlaşılacağı üzere dünyanın yuvarlak olup olmadığının bile tartışıldığı bir devirde bir ahşap işçisi bile o dönemde bilinen tüm gezegenleri rasgele bir yıldız olarak değil, güneş sistemimizdeki birer gezegen olarak işlemiş..
Peki o çağda bu bilginin sırrı nedir?

ULUCAMİ’DEKİ HAÇ ve YAHUDİ YILDIZI SÜSLEMELERİ

Ulucami’nin henüz nedeni tam olarak bilinmeyen bir başka özelliği de Kuzeye bakan kapısının sol üstündeki pencerenin üst kemerinde bulunan süslemeleridir.

Bu pencereye baktığınızda muntazam kesilmiş 3 tane şekil var. Bildiğimiz HAÇ, Yahudi Yıldızı ve henüz neyi sembolize ettiği bilinmeyen bir şekil. Aynı şekilde Kuzey Kapısının solundaki minarenin yanında bulunan pencerenin parmaklıkları diğerlerinden farklı olarak HAÇ şeklindedir. Etrafı da kilise mihrabı tarzında ve beyaz mermerdendir. Bunlarla ilgili çok söylenti var ama bulunan tek tarihi bilgiye göre 1860lardaki büyük depremde hasar gören caminin yapımı için dönemin Yahudi ve Hıristiyan bankalarından borç istenmiş.

Onlar da borç yerine hibe vereceklerini ama pencerelerde böyle süslemeler yapılmasını istemişler. Mecburen kabul edilmiş fakat sonradan oyuna geldiklerini anlayan devlet yöneticiler bir tanesindekini bilerek bırakmak şartıyla diğer süslemeleri sildirmişler. Kalanı da “en kötü günümüzde bile çıkarcılık yapmaktan çekinmeyenlerin olduğunun ibreti olsun” diyeymiş. Diğer Haç şeklindeki parmaklıkların durumu bilinmiyor.

KABE KAPISININ ÖRTÜSÜ

Bugünkü bulunduğu yer: Hutbe’nin sağ tarafında büyükçe biraz yüksekçe bir yere asılmıştır. Sadece Siyah bir örtü görünümündedir. Çoğu kişi ne olduğunu bilmez.

Yavuz Sultan Selim, Mısır seferini kazanıp hilafeti ve kutsal emanetleri aldığında aynı zamanda Mekke’nin onarımını da yaptırmaya

koyulmuştu. Bugünkü Orta ve Doğu Anadolu’yu kapsayan DERSİM adlı eyaletin tüm vergi gelirlerini de MEKKE’ye vakfetmiş, bu eyaleti diğer her türlü vergilerden muaf tutmuştu. Taki devlet yıkılana kadar.

İşte bu gelirler ile yeniden imar edilen KABE’nin örtülerinin değiştirilmesi istenmişti. Bu sırada eski örtü İstanbul’a yollanırken Kabe’nin kapısının örtüsü ise BURSA Ulucami’ye hediye edilmişti. Bizzat Sultan Selim kendi elleriyle taşıyıp Camiye asmıştı.

Aslında Bursa’ya geldiğinde üzerinde saf altını iplik haline getirerek dokunmuş çeşitli ayetler çok rahat bir şekilde görünüyordu. Yunan işgali yıllarında dahi altın maddesinin kararmama özelliği yüzünden parlak şekilde duruyor olmasına rağmen sonraki yıllarda UluCami’de yapılan hatalı restorasyonlar sonucu cami rutubet almış ve yüzlerce yıl boyunca sapasağlam duran bu altın işlemeler dökülmüşlerdir. Bugün üzerindeki işlemeleri ancak parlak ışık altında seçebilmek mümkündür.

İSLAM’DA MAKAM BAKIMINDAN 5. MERTEBEDE

Ulucami’nin bir diğer büyük özelliği ise yine en çok BURSA halkının bilmediği 5. mertebede olmasıdır.

İslam’da en yüksek mertebeli ibadethane Mekke’deki Mescid-i Haram’dır. Diğer Sıralama ise şöyle..

1. Mescid-i Haram (Mekke)
2. Mescid-i Nebevi (Medine)
3. Mescid-i Aksa (Kudüs)
4. Emeviye Camii (Şam)
5. Bursa Ulucami / Diyarbakır Ulucami

Bu arada özellikle belirtmeliyim ki 5. lik konusundan Diyarbakır Ulucami için de aynı durumdan bahsedenler var. Diyarbakır Ulucami ise Anadolu’da yapılan ilk cami özelliğindedir ve Şam’daki Emeviye Caminin benzer planlısıdır.
Fakat Bursa Ulucami’nin en yüksek 5. Mertebeli cami olduğuna dair pek çok din aliminin ve evliyanın sözleri ve yazdığı eselerde açıkça görünmektedir.
En bilinenleri;
İsmail Hakkı Bursevi, Molla Gürani, AKŞEMSETTİN, Molla Fenari, Emir Buhari (Emir Sultan), Somuncu Baba, Mehmet Emin Tokadi, Aziz Mahmut Hüdayi… Bu kişilerin eserlerinde ve çeşitli konuşmalarına ait kayıtlarda bu konuda İTTİFAK içinde (hemfikir) olduklarına dair açık kayıtlara rastlanmıştır.

Aslında içindeki hat örneklerinin anlamları, bugün artık bulunmayan Hünkar Mahfili ve kapısı, Duvarlarındaki halkaların ne olduğu? neden ahır ve depo olarak kullanıldığı? Ulucami’nin bahçe kısmı artık neden yok? medreselerine ne oldu? gibi konuları da var ancak yazı çok uzadı. O yüzden onlara değinmiyorum.

Emin olun ki Bursa Ulucami belki Sinan’ın Selimiye’si kadar ihtişamlı değil ancak onunla yarışır ölçüde büyük bir mabeddir.

www.bursaulucamii.com

Ayasofya Camii

Essiz güzellikte, muhtesem bir mabed yaptirmaya karar veren Imparator Justinianus emeline kavusmis, idealini gerçeklestirmistir. Dünyaya bir mimarlik harikasi kazandirmistir.

Fakat, insanlik bugün bu saheserle övünüyorsa, bu, Türklerin sayesindedir. Onu bugünlere sapasaglam ulastiranlar, sanat harikalarinin koruyucusu olan Türklerdir.

Amerika kitasinda, Mayalar’in, Aztekler’in, Inka’larin eserleri bugün harabe halindedir. Çünkü bu kitayi 15. Ve 16. Yüzyilda fetheden Avrupalilar, o saheserleri korumak söyle dursun, yagmaladilar, yakip yiktilar. Yikilmadan kalabilenler, balta girmemis gür ormanlarda bulunanlardir.

Roma imparatoru Jül Sexar Kleopatra devrinde Misir’a saldirdigi zaman muhtesem Iskenderiye kütüphanesini yakip yikmisti. Bu kütüphanede bulunan 700 bin kitabin külleri, günlerce bir matem bulutu gibi sehrin üzerinden ayrilmadi. Bazi tarihçiler buna ”Rönesansi en az asir geciktiren olay” diyorlar.

Piramitler, herbiri tonlarca agirlikta blok taslardan örülü olduklari için yikilamadiö ama sakladiklari hazineler yine yagma edildiç Yüzlerce yil sonra bölgeye hakim olan baska kuvvetler de, Gize’deki ünlü sfenksi nisan tasi olarak kullandilar, top atesine tutarak bu saheserin burnunu, sakalini kopardilar.

1204 yilinda Istanbul’u zapteden Haçlilar, bu sehri misli görülmemis sekilde yagmaladi, sanat eserlerini tahrip ettiler. Olayin görgü tanigi olan Bizamsli ve Avrupali tarihçiler ”Tarihte böylesine vahsi, böylesine barbar bir yikim görülmemistir” diyorlar. Bunlarin Ayasofya’yi ne hale getirdiklerini, diger harika eserlere neler yaptiklarini önceki bölümlerde bir nebze yaptiklarini önceki bölümlerde bir nebze anlatmistik. Daha baska neler yaptiklarini da asagida görecegiz.

FATIH’IN ILK EMRI

1453′te Türkler Istanbul’u fethedince, Fatih Sultan Mehmed’in ilk emirlerinden biri, acinacak sekilde harap ve bakimsiz birakilan Ayasofya’nin onarilmasi olmustur.

Türklerin Ayasofya’yi nasil bulduklarini, sonra ne hale getirdiklerini, onu nasil koruduklarini asagida okuyacagiz. Fakat daha önce bu eserin nasil meydana getirdigini ve mimari özelliklerini anlatacagiz. Bu özellikleri anlatmadan önce sunu da belirtelim ki, dünyayin yadi harikasini tespit edildigi yillarda Ayasofya henüz yapilmamisti. Yapilmis olsaydi, bu yedi harikadan biri mutlaka Ayasofya olurdu.

ESKI MABEDLERIN SÜTUNLARI ISTANBUL’A GETIRILIYOR

Bugünkü Ayasofya’nin bulundugu alanda, ilk kilise 12 Mayis 360 yilinda yapilmisti. O zamanki Bizans’in en büyük mabedi olan bu yapi 44 yil sonra bir yangimla harap oldu. 415 yilinda onun yerine yapilan yeni kilise de 532 yilinda baska bir yanginla yok oldu.

Iste bu ikinci yangindan sonra Imparator Justinianus, Hazreti Adem’den bu yana görülmemis ihtisamda, yanginlara, depremlere karsi koyabilecek, gelecek çaglara ulasabilecek saglamlikta bir eser yaptirmaya karar verdi.

Justinianus bu büyük yapinin insaasina Aydinli Antonius ile Miletli Isodoros adli mimarlari memur etti. Mimarlar hemen ise koyuldular. Önce kilisenin yapilacagi alan iyice açildi. Bu maksatla orada bulunan saraylar, evler yikildi. Sonra, Imparatorlugun, harabe halinde bulunan eski mebedlerin, evlerin en güzel malzemeleri toplatilarak Istanbul’a getirildi. Mesela sekiz sütun Efes’teki Diana mebedinden alindi. Ayni sütunlar daha önce Efes’e Heliopolis’teki Günes mebedinden getirilmisti. Atina, Roma, Delf ve öteki mebedlerden de bazi sütunlar toplandi. Böylece, herbiri ayri bir mebede yücelik kazandirmis olan mermer sütunlar, simdi bir araya gelecek, en büyük mebedde bulusarak gelecek çaglara ulasacaklardi. Ayrica dünyayin en meshur mermer ocaklari de Ayasofya için çalistirilyordu. Prokonez beyaz mermerlerini, Egriboz adasi açik yesil mermerlerini, Karia’daki ocak beyaz-kirmizi mermerlerini, Misir meshur porfirlerini, Teselya ve Lakonya eski yesil mermerlerini, Siga damarli pembe taslarini istanbul’a yolladi.

EY SÜLEYMAN SENI ASTIM!

Bu çok degerli malzemeden essiz bir anit meydana getitmek mimarlar da en büyük güçle desteklenmeliydi ve desteklendi.

Insaat araliksiz bes sene devam etti. Bu süre içinde hergün bin isçi çaliiti. Imparator sik sik çalismalari denetliyor, çalisanlari yüreklendiriyordu. Nihayet insaat bitince, 27 Aralik 537′de, büyük bir açilis töreni yapildi. Justinianus 14 atil çektigi tören arabasi ile Ayasofya!nin, o zaman Kram Kapisi denilen büyük kapisinin önüne gelince, büyük eseri gururlu seyrederken söyle dedi: ”Tanrim, sana sükürler olsun ki böyle essiz bir eserin basarisini bana lütfettin, beni buna layik gördün!”

Sonra heyecanla mihraba dogru atilarak söyle demekten de kendini alamadi: ”Ey Süleyman, bu eserle seni asmis, seni yenmis bulunuyorum!” o zamana kadar en büyük mabedi yaptiranin kadar en büyük mabedi yaptiranin Hz. Süleyman oldugu kabul ediliyoudu.

AYASOFYA’NIN BOYUTLARI

Ayasofya’nin bina olarak kapladigi alan 77 metre uzunlukta ve 71ç70 metre genislikte bir yerdir. Bu alanda yükselen binanin çik genis bir avlusu vardi. Avlunun etrafinda revaklar, ortasinda ise auyu aslan agzindan akan bir çesme bulunuyordu. Mabede 9 büyük kapidan giriliyordu.

Ayasofya’nin kubbesi 33 metre çapinda ve 55.60 m. Yüksekligindedir. Kubbenin kendi yüksekligi 81 metreyi bulur. Kubbe. Çok hafif tuglalardan, birbirine takip eden tabaklarla meydana getirilmistir. Kubbe kasnagi 40 pencerelidir. Bunlardan dördü kapali durur. Yapiyi 107 sütun ayakta tutar. Bunlarin 40 tanesi alt. 67’si de üst kisimdadir. Bina zemeninin altina genis sarniçlar yapilmis, bunlarin içine büyük fil ayaklari dikilmistir. Böylece yapiya, seglemlere karsi esneklik ve dayanliklilik verilmistir. Buna ragmenAyasofya Bizans devrinde birkaç defa depremden hasar gördü ve tamir edildi.

20 BIN KILO GÜMÜS

Ayasofya’nin ihtisami yaniz boyutlarinda degildir. Iç süslemeleri bakimindan da essiz bir eserdir. Daha dogrusu Haçli yikimina ugrayincaya kadar öyle idi. Daha sonra Türklerin onarimi ile ve bu defa Türk sanatinin inceligiyle, yine essiz bir anit oldu.

Ayasofya’nin içi, Latinlerin isgalinden önce, mozaikler, renkli mermerler, fildisi levhalar, altin, gümüs ve diger kiymetli taslarla, agir islemeli kumaslarla süslüydü. Tavanlarinda altin zemin üzerinde dekoratif göbekler, rozetler, gümüs mozaikler vardi. Insan resmi tasiyan mozaikler de bulubuyordu. Halen yerinde duran büyük kapinin üzerindeki mozaik taht üzerinde oturan Meryem’i, kucagindaki çocuk ise Hz. Isa’yi temsil ediyor. Meryem’in sagindaki Imparator Konstantin Meryem’e Istanbul sehrini. Justinianus isa Ayasofya’yi sunarken görülüyor.

Kubbenin altinda ve orta yerde duran, fildisinden yapilmis ve degerli taslarla süslenmis bir kürsü vardi. Mihrabin önünde de üzeri altin yaldizli gümüs bir bölme bulunuyordu. Gümüs kaplamalar ve mozaikler günün her saatinde bir baska yönden süzülen isikla piril piril olurdu.

Tarihçiler Ayasofya’da bulunan gümüs kaplamalarin ve süslerin 20 bin kilo civarinda oldugunu yaziyorlar. O devirde Bizans’ta elçi olarak bulunan yabancilar, yeryüzünde böyle muhtesem ve isikli bir mabed olmadigini yazmislardi. Mesela Rus elçileri hükümdarlarina Ayasofya’yi söyle anlatmislardi: ”Acaba gökte miyiz? Diye düsündük, cünkü yeryüzünde böyle bir ihtisami insan tasavvur edemez. Gördüklerimizi size tarif etmekten aciziz.”

Istanbul’u isgal eden Haçlilar ordusunda bulunan Robert de Clari ise gördüklerini söyle anlatiyordu: ”Bu mabedin bütün kapilarin kilit ve sürgüleri som gümüsten idi. Paha biçilemeyecek degerde olan mihrabin üzerinde ondört ayak uzunlugunda som altindan bir ayin masasi vardi ve bunun üzeri degerli taslarla süslüydü. Mihrabin etrafindaki sütunlar da gümüstendi. Kilisedeki on kadar avizenin herbiri insan kolundan kalin gümüs zincirlerle asiliydi…”

ÖRÜMCEKLER AG KURMUS

Türkler Istanbul’u aldiklari zaman Ayasofya’yi çiril çiplak buldular. Anlatilmakla bitmeyen güzel mozaiklerinin çogu; altin. Gümüs ve degerli taslarla süslü olan her seyi, Haçlilar tarafindan yagma edilmisti. Mabed bakimsizdi. Bu durumu, onu fetih gününde gören Dursun Bey söyle anlatiyor: ”Onun rahnesine tas koyacak bir mimar kalmamis, mamur olarak sedece bir kubbesi kalmis.. Padisah-i Cihan bu binayi harab ve yebab (yikik) görünce, ahir harap olmasin deyüp tamirini ve bakimini emretti. Sonra’da, su beyti söylemekten kendini alamadi:

Perdedari miküned der taki kisra ankebut
Bum nevbet mizenet der kale-i Efrasiyab..

(Kisra’nin takina örümcekler ag kurmus, perdedarlik yapiyor, Kayserin kalesinde ise baykus nöbet tutuyor)

Fatih Sultan Mehmed’in emriyle camiye çevrilen eser, bu suretle gelecek yüzyillara yikilmadan, ihtisamini arttirarak ulasma sansina kavusmus oluyordu.

Kilise camiye çevrilince. Resimlerden bazilari ve haçlar. Bozulmayacak sekilde badana ile örtüldü. Diger süslere ve melek resimlerine hiç dokunulmadi. Mebedin güneydogu tarafi görülen lüzum üzerine iki payanda ile takviye edildi. Bu köseye tugladan bir minare ve camiye bir medrese ilave olunda. Ikinci minareyi II. Beyazid yaptirdi.

KOCA SINAN DA ONARIYOR.

Kanuni Süleyman devrinde yikilma tehlikmesi gösteren bina, Kanuni’nin emriyle ve dahi mimar Koca Sinan’in maharetiyle destek duvarlara kuvvetlendirildi.

Koca Sinan Ayasofya’ya iki minare daha ekledi. Caminin yaninda II. Selim için de bir türbe yapildi. Sokollu Mehmet Pasa kubbeye büyük bir alem koydurdu.

Caminin içini Türk eserleriyle en çok süsleyen hükümdarlardan biri III. Murat’dir. Bergama’dan getirtilen ve helenistik devirde kalma iki büyük mermer küpü camiye koyduran da odur. Bu küplerin her biri 1250 litre su almaktadir.

IV. Murat’in yaptirdigi mermer mahfiller. Minber ve tas kütsü bir sanat harikasidir. Yine bu hükümdar mebedin duvarlarina ve bos kalan yerlere Biçakçizade Mustafa Çelebi’nin n’fis hatti ile ayetler yazdirdi. Bugün büyük kubbede asili duran kandili ise III. Ahmet yaptirdi.

AYASOFYA MÜZE OLUYOR

Padisahlar arasinda Ayasofya’yi Türk eserleriyle en çok süsleyen hükümdar I. Mahmut’tur. I. Mahmut’un cami için yaptirdigi çok güzel bir kütüphane vardir ki devrin saheseri sayilir. Bu kütüphanede 7 binden fazla el yazmasi ve basma kitap bulunmaktadir. Kütüphane duvarlarini da çoik güzel Türk çinileri süslemektedir.

Türklerin gösterdigi ihtimamla Ayasofya korunmus, güzellestirilmis, saglamlastirilmistir.

918 yil kilise, 482 yil cami olarak kullanildiktan sonra, 1 Subat 1935 tarihinde müze haline getirilen Ayasofya’yi bugün ziyaretçiler hayranlikla seyredebiliyorsa, bu, Türklerin bu sanat harikasina sahip olarak onu korumalari sayesindedir.

Ayasofya’nin ve civarindaki eserlerin yüzlerce yil önce bugünkünden çok daha heybetli göründüklerini de söylemeliyiz. Çünkü, eskiden Istanbul’un yedi tepesinden biri olan Ayasofya ve çevresinde zemin, yüzyillarin birikimi olan dolgularla onbes metre kadar yükselmis bulunmaktadir. Bunu anlamak için eski gravürlere balmak yeter. Bir eski gravürde, Sultanahmet Meydani’ndaki hiyeroglif yazili dikilitas. Meydanin dolup yükselmedigi zamanki haliyle görülmektedir. Bu tasin kaidesini olusturan kabartma heykellere bakmak için, resime göre insanin basini yukari kaldirmasi gerekir. Oysa bugün ayni kaide çukur içinde kalmistir ve ancak egilerek görebiliyoruz.

www.gbg.bonet.se

Yeni Camii

Osmanlı dönemi
Türk mimarisinde yapımı en uzun sürede tamamlanabilen cami Eminönü’nde ki Yeni
Cami’dir. Bugünkü Mısır Çarşısı, Valide Sultan Türbesi ve Hünkâr Kasrı da Yeni
Cami Külliyesi’ne aittir.

Başlı başına önemli bir yapı olan Hünkâr Mahfili çini ve sedef
süslemeleriyle de büyük öneme sahiptir. Klasik dönem örneklerine nazaran dikey
hatların daha da gelişme gösterdiği Yeni Cami’nin içi Sultan Ahmet Camii’nin iç
planıyla aynı olmasına rağmen Sultan Ahmet Camii’ne göre hayli loştur.
Özellikle Hünkâr Mahfili’nin çinileri XVII. yüzyılın ilk yarısının en zengin
koleksiyonlarından biridir. Bu çinilerde mavi renkler hâkimdir ve teknik açıdan
bir gerileme söz konusu olsa da kompozisyon bakımından çok zengin
örneklerdendir
.

TARİHÇESİ

Yapımına III. Murat’ın
karısı, III. Mehmet’in annesi olan Safiye Sultan tarafından 1597 yılında
başlanmıştır.Sultan III. Mehmet’in tahta geçişi ile Valide Sultan namıyla
ünlenen, bütün nüfuz ve hükmü eline alan ve siyasi işlere bile karışmaya
başlayan Safiye Sultan hayrat ve hasenat yapıp şerefini yükseltmek arzusuyla
bir cami yaptırmaya karar verdi.Aslen Venedikli olan Safiye Sultan’ın isteğiyle
yapılması planlanan hayrat için Bahçekapısı civarı seçildi. O tarihte
Bahçekapısı civarı gümrüğe ve limana yakınlığı dolayısıyla bir ticaret yeri,
çok sıkışık ve pis bir Yahudi-Hıristiyan mahallesi idi. Caminin inşaatı
düşünülen saha içinde bir kilise ve bir sinagog vardı. İstimlâk edilecek evlere
iki misli bedel verilmesi, sinagog ve kilisenin yerine de harap iki mabedin
tamiri kararlaştırıldı. Caminin yapımı için sarayın baş mimarı ve Koca Sinan’ın
da öğrencisi olan Davut Ağa görevlendirildi. Nazırlığa Hadım Hasan Paşa,
mutemetliğe Kasım Voyvoda tayin olundu. İstimlâk esnasında bazı haksızlıklar da
oldu. Halkın bir kısmı paralarını alamadı. Bunun üzerine bina emini azledildi
ve yerine Dergâh-ı âli kapıcılarından Kara Mehmet Ağa tayin olundu. Yahudi
mahallelerinin bedelleri iki misli ile sahiplerine ödendi, yıkılması gereken
bir kilise ile bir sinagogun yerine başka bir semtte iki benzeri tamir edildi.

Caminin planları devrin
baş mimarı Davut Ağa tarafından çizildi. Plan Mimar Sinan’ın yaptığı Şehzade
Camii’ne benziyordu. Hicri 1006, miladi 1597 yılının Ramazan ayının ikinci günü
törenle temellerin atılması kararlaştırıldı. Adet olduğu üzere müneccimbaşı eşref
saati beklemiş, Sadrazam Hasan Paşa’da merasim hazırlıklarını yapmıştı. Fakat
bostancıbaşı Ferhat Ağa padişah fermanıyla gelip sadrazamdan mührü alınca,
temel atma töreni bir süre ertelendi. 15 Muharrem 1006 (M. 1597) günü törenle
temeller atıldı ve Davut Ağa yanındaki pek çok mimar-mühendis (benna), dülger
(neccar) ve taşçı ustalarıyla çalışmalara başladı. Caminin yapımına deniz
kenarında başlandığından ortaya çeşitli engeller çıktı. Bugün cami ile deniz
arasındaki geniş alan o dönemde tamamen deniz ile kaplı idi. Yeni Cami’nin
inşaat alanın deniz seviyesinde dolma bir arazi olması temel çukurlarında su
çıkmasına neden oldu. Çıkan su gece gündüz demeden tulumbalarla boşaltılmaya
başlandı. Daha sonra Davut Ağa Mimar Sinan’ın Büyükçekmece köprüsünü yaparken
uyguladığı yöntemle büyük kazıklar çaktırıp bunların başlarını kurşun
kuşaklarla birleştirdi. Bu işlemden sonra binanın temel taşlarını bu tabanlara
oturttu. Bugüne kadar haliç kıyılarında çökme ve kaymalar olmasına karşılık bu
büyük eserin, birçok depremler ve dış etkiler de dâhil olmak üzere hiçbir
arızaya uğramaması temellerinin ne kadar sağlam ve mükemmel yapıldığını
gösterir.

Caminin temel sorunu
çözülmüştü. İnşaatta Rodos’tan getirilen taşlar kullanıldı. Cami birinci katın
pencere hizasına kadar yükseldiğinde İstanbul’da başlayan veba salgını sonucu
mimar Davut Ağa vefat etti.Ayvansarayi’ye göre 1598 yılında “su’i itikat
töhmeti ile Vefa Meydanı’nda katl olundukta” inşaata onun yerine Dalgıç Ahmet
Ağa devam etti ve inşaat 1603’e kadar sürdü. I. Ahmet (1603–1617) tahta geçince
Safiye Sultan eski saraya gönderildi. Bu sebepten Safiye Sultan’ın cami inşaatı
da yarıda kalmış oldu. Yeni padişah bu camiye sahip çıkmayarak kendi adına bu
günkü Sultan Ahmet Camii’ni yaptırmaya başladı. Bundan sonra cami kendi haline
terk edildi. 1603 yılına kadar caminin ne kadarının yapılmış olduğu, aslında
net olarak bilinmemektedir. Evliya Çelebi kubbe taşıyan kemerlere kadar
çıktığını ve tamamlanmadan kaldığı için “zulmiye” diye anıldığını yazar. Birçok
kaynak ise zemin kat pencereleri hizasına kadar yapılmış olduğunu belirtir.
Bundan sonra 1660 yılına kadar geçen sürede sürekli artan Yahudi evleri, camiyi
Yahudi mahalleleri arasına sıkışmış bir duruma getirmiştir. Halk ise camiye
perişan halinden dolayı “zulmiye” ismini vermiştir. Talihsizlikler bitmemiş ve
1660 yılında Bahçekapısı’ndan Unkapanı’na kadar olan sahayı tamamen harap hale
getiren büyük bir yangın çıkmıştır. Yangın yerini teftiş eden o dönemin
padişahı Sultan IV. Mehmet’in annesi Hatice Turhan Sultan’ın dikkatini yarım
kalan bu cami çekmiştir. Bir hayrat yapmayı planlayan Hatice Turhan Sultan’a
Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa daha önceleri yanmış olan Cerrah Mehmet Paşa
Camii’nin onarılmasını arz etmişti. Hassa mimarı Mustafa Ağa’da Valide Sultan’a
Cerrah Mehmet Paşa Camii yerine Bahçekapısı’nda yarıda kalmış olan camii
tamamlamasını önerdi. Bunun üzerine Valide Turhan Sultan bu abideyi kurtarmak
düşüncesiyle 1660 yılında, duvarlarından bir sıra taş söktürerek başlattı.
Mimarlığa Ser Mimarı Hassa Mustafa Ağa tayin edilmişti. Mimar Mustafa Ağa’nın
nezaretinde yeniden yapımına başlanan caminin bina eminliğine Elhac İbrahim Ağa
tayin olunmuştur. Binayı saran Yahudi evlerinin istimlâki sırasında Yahudiler
yıkıma karşı koymuşlar ve bunun üzerine dellallar çıkarılmış, kendilerine her
türlü zararlarının tazmin edileceği sözü verilmiştir. Yahudiler Balat, Hasköy
ve Fener taraflarına yerleştirilmiş cemaatten 40 kişi de hayat boyu vergiden
muaf tutulmuştur. Bunun yanında Eminönü’ndeki arsa kanunen satılamadığından
cemaat başlarına senede 32 kuruş kira verilmiştir.

Nihayet caminin yapımı
1663 yılında bitirilmiş, Rabiülahir ayının 5. günü mevlit okutulup Cuma namazı
kılınarak açılış töreni yapılmıştır. Bu törende Valide Turhan Sultan, IV.
Mehmet, Köprülü Fazıl Ahmet Paşa, bütün vüzera ve ulema hazır bulunmuşlardır.
Hatice Turhan Sultan, oğlundan başlayarak bütün davetlilere değerli hediyeler
dağıtmış, bütün devlet erkânı da en süslü, pahalı, değerli halı ve avizeleri
camiye vakfetmişlerdir.




MİMARİ
VE SANATSAL ÖZELLİKLERİ

Yeni cami külliyesi,
cami, hünkâr kasrı, Darül-Kurra (yüksek hafız okulu), Sıbyan Mektebi (ilkokul),
Mısır Çarşısı ve sebilden meydana gelmektedir. Sonraları muvakkithane, yeni bir türbe ile dükkânlar ilave olunmuştur.

Yeni Cami’nin dış avlu
duvarları XIX. Yüzyılın ikinci yarısında, muhtemelen Galata Köprüsü’nün
getirdiği trafik nedeniyle yıktırılmıştır. Caminin Darül-Kurra’sı bugün İş
Bankası’nın bulunduğu yerdeydi, Sıbyan Mektebi de buradaki kapının üzerindeydi.
Külliyenin büyük sebili ve çeşmesi türlü hasarlar gördükten sonra Osman Hamdi
Bey tarafından restore ettirilmiştir. Külliyenin türbesi de caminin güneybatı
köşesi ile Mısır Çarşısı’nın güney ucu arasındadır. Üzeri büyük bir kubbe ile
örtülü olan türbe kenarları 15 metrelik bir kare biçimindedir.

Yeni Cami, klasik Türk
mimarisi üslubuyla imar edilmiştir. Kare plan şeklinde olan camii, üzeri dört
yarım kubbe ile desteklenen merkezi bir kubbe ile örtülmüştür. Yüksek bir su
basman üzerine inşa edilmiştir. İç ve dış yapı elemanları ahenkli bir uyum
gösterir. Yeni Cami’nin planı Mimar Sinan’ın Şehzade Camii’nde kullandığı
planın daha ayrıntılısıdır. Dört yarım kubbenin köşelerinde kalan boşluklar
ufak tam kubbelerle örtülmüştür. Kuzeydoğu ve güneybatı cephelerinde hariçten
ve dâhilden ufak sütunlara dayandırılan galeriler vardır. Harici galerilerin
mimaride önemli rolleri vardır. Yüksek su basman üzerine inşa edilmiş bu camiye
merdivenlerle çıkılmakta ve cümle kapılarından girilmektedir. Caminin beş
kapısı, iç avluya bakan iki köşede de üçer şerefeli iki minaresi vardır.

Müezzin mahfili altı
kalın ve iki ince sütuna dayandırılmıştır. Mahfilin kuzeyinde ki altı kubbeyi
de daha ince altı sütun tutar. Ana kubbe dört yarım kubbeyle dört fil ayağına
dayanır. Kubbenin çapı 17,5 metre, yüksekliği ise 36 metredir. Caminin içinde
üç yanında mahfiller bulunur. Müezzin mahfili kıble kapısının üzerindedir.

Sağ ve sol mahfillerin
altında onüçer sütun vardır. Soldaki hünkâr mahfilinin altında dört kemeri
tutan iki sütun yer alır. Mihrap yaldızlı stalâktitler ile süslüdür. Minberde
girift şekillerden meydana gelen süslemeler vardır. Mihrabın solunda iki
pencere arasındaki mermer yüzeye 47 değerli ve renkli taşın geçirilmesiyle bir
mozaik tablo meydana getirilmiştir. Duvarlarla büyük fil ayaklarının ilk
stalâktit sıralarına kadar alt kısımlar mavi çiniler ile süslüdür. Daha yukarı
kısımlarda aynı desende duvar nakışları da yer alır. Cam dolapta caminin
fildişinden yapılmış bir maketi vardır.

Dar ve geniş kemer
alternasyonu, iki yanda ve giriş tarafında büyük poligonal ayaklara oturan ve
Harem’i çevreleyen galeriler, mermer parmaklıklarıyla yükseklik boyutu vurgulanmış
hacimde hoşa giden bir yatay mimari düzeni oluşturmaktadır. Caminin süslemeleri
XVII. Yüzyılın ikinci yarısında, işçiliğin henüz klasik dönemdeki gücünü
koruduğunu göstermektedir. Avlusunda süsleme amaçlı poligonal şadırvanın ve
giriş kapısı mukarnaslarının, minberin ve müezzin mahfilinin, hünkâr mahfili
parmaklıklarının taş işçiliği ve tasarımlarına üstün bir zevk egemendir.


XVII. Yüzyılın
başlarından itibaren İstanbul camilerinde bir yenilik olarak görülen Hünkâr
Kasırları yapılmaya başlanmıştır. Bunların cami içerisindeki Hünkâr Mahfilleri
ile yakın bir bağlantısı vardır. Adeta küçük ölçüde yapılmış bir Türk evi
şeklindedirler. Padişah namazdan önce ve sonra bir süre burada dinlenir. Namaz
vaktini bekler. Abdest alır ve bazı devlet işlerini de görüşürdü. Caminin kıble
duvarı arkasında görkemli bir kapıdan yüksek Hünkâr Kasrı’na bir rampa ile
çıkılır. Bu kasır denize bakan biri kubbeli iki büyük oda, bir eyvan ve odalar
arasında bir helâdan oluşur. Eyvanlardan bir aralığa ve galerili bir sofadan
cami içindeki hünkâr mahfiline geçilir. Kasırdan hünkâr mahfiline geçişte
revaklı galerinin çini kaplaması dönemin en güzel örneklerindendir. Valide
Turhan Sultan için yapıldığı bilinen ve klasik Türk konutunun bütün
özelliklerini taşıyan bu kasır, boğazı, Galata’yı ve limanı seyreden olağanüstü
bir konumdadır.

Gerek köşke giren gerek
aşağıdan girilen merdivenlerin kapıları tamamen sedefle işlenmiştir. Bu köşkte
iki tane çini ocak vardır. Köşedeki çıkmalı salonda tavan, ahşap kubbe şeklinde
inşa olunmuştur. Kapılardaki ahşap işleme de çok ilgi çekicidir. Bugün harap durumdaki Hünkâr Kasrı İTO** tarafından
restore edilmektedir.

Türbenin önünde iki
yönlü duvarla kapalı ve önü iki direkli üç kubbeli kısımdan oluşan, III. Ahmet
tarafından Lale Devri’nde inşa ettirilmiş güzel bir kütüphane vardır. Bu
kütüphanenin kapısının iç kısmında 1137 tarihli kitabe vardır. Bezekleri o
devirden kalmadır. Sonradan ekleme olmasına rağmen yerine uygun yapılmış olup
yabancılığı hissedilmemektedir.Hatice Turhan Sultan’ın türbesi Yeni Cami ile
Mısır Çarşısı arasında inşa edilmiştir. Üzeri yarım kubbelerle desteklenen
oldukça yüksek bir kubbe ile örtülmüştür. Duvarları 2 metre yüksekliğe kadar
çini panolarla bezenmiştir. Türbenin ortasında Valide Sultan’ın sandukası
bulunmakta olup ayrıca burada kabri olan hükümdarlar Sultan IV. Mehmet, Sultan
II. Mustafa, Sultan III. Ahmet, Sultan I. Mahmut, Sultan III. Osman, bunların
dışında da iç taraftaki başka bir türbede Sultan V. Murat’ın kabri
bulunmaktadır.

Mısır Çarşısı
İstanbul’un tarihi çarşılarının içinde en ünlülerinden biridir ve Eminönü’nde
bulunan Yeni Cami Külliyesi’nin bir parçasıdır. Üzeri kapalı ve L şeklindeki
mimarisinin özellikleriyle dikkat çeken Mısır Çarşısı 1691 ve 1940 yıllarında
geçirdiği iki büyük yangında önemli ölçüde hasar görmüştür. 1940 yılında
İstanbul Belediyesi tarafından restore edilmiştir. Daha çok Mısır’dan getirilen
malların satıldığı bir yer olması nedeniyle XVIII. Yüzyılın ortalarından itibaren
Mısır Çarşısı olarak anılmaya başlanmıştır. Oysa ilk dönemde çarşı Valide
Çarşısı ve Yeni Çarşı olarak biliniyordu. Çarşının bugün bazıları kullanılmayan
6 kapısı vardır. Mısır Çarşısı başlangıçta aktarlar ile pamukçu ve yorgancılara
tahsis edilmiş iken özellikle 1970’li yıllardan itibaren aktar dükkânları hızla
azalmış ve yerine kuyumcu, kasap, kuruyemişçi, manifaturacı ve kunduracı
dükkânları açılmıştır.

Yeni Cami Sebili ve
çeşmesi Bahçekapısı’nda son bulan sokağın üstünde iken bugün İş Bankası ile
Osmanlı Bankası ve ticarethaneler arasında camiden uzak kalmıştır.

Fatih KOŞAK

http://www.turkbirlik.gen.tr

Fatih Camii

Fatih Camii, Fatih Sultan Mehmed tarafından Fatih semtinde yaptırıldı. Bizans devrinde, caminin yapıldığı yerin yakınlarında Havariyun kilisesi vardı. Fatih Camii’nin, bu kilisenin yıkıntılarından faydalanarak yapıldığı sanılmaktadır. Cümle kapısının iki yanında ve üstünde bulunan Arapça kitabeye göre yapımına 1467 yılında başlanan Fatih Camii, 1470 yılında tamamlanabildi. Mimarı, Sinaüddin Yusuf bin Abdullah’tır. Cami, plan olarak anıtsal bir biçimde yapılmıştır. Merkezi kubbe, iki fil ayağı ile iki sütun üzerine oturtulmuştur. Fatih Camii, 1766 yılında yaşanan bir depremden dolayı harabe haline geldiği için Sultan Üçüncü Mustafa, 1767 ve 1771 yılları arasında camiyi Mimar Mehmed Tahir Ağa’ya tamir ettirdi.

Caminin ilk inşasından bugün sadece şadırvan avlusunun üç duvarı, şadırvan, tac kapı, mihrap, birinci şerefeye kadar minareler ve çevre duvarının bir kısmı kalmıştır. Şadırvan avlusunda, kıble duvarına paralel olan revak diğer üç yönden daha yüksektir. Kubbelerin dış kasnakları sekiz köşelidir ve kemerlere oturur. Kemerler genellikle kırmızı taş ve beyaz mermerlerle işlenmiş, yalnız mihverdekilere yeşil taş kullanılmıştır. Alt ve üst pencerelerin etrafı geniş silmelerle çevrelenmiştir. Söveler mermerdendir ve gayet geniş, kuvvetli silmelerle belirtilmiştir.


Demir parmaklıklar, kalın demirden ve topuzludur. Revak sütunlarının sekizi yeşil Eğriboz, ikisi pembe, ikisi esmer granitten, son cemaat yerindekilerin bazıları ise mısır granitindendir. Başlıklar tamamen mermerden ve hepsi istalaktitlidir. Kaideler de mermerdir. Avlunun biri kıblede, ikisi yanda üç kapısı vardır. Şadırvan sekiz köşelidir. Mihrabın yaşmağı istalaktitlidir. Hücre köşeleri yeşil direkli, kum saatleri ile süslü ve üstü zarif bir taçla biter. Yaşmağın üzerinde tek satırlık bir ayet vardır. On iki dilimli olan minare, cami ile büyük bir ahenkle birleşmiştir. Çinili levhalar son cemaat duvarının sağ ve solundaki pencere aynalarındadır.

Fatih Camii’nin ilk yapımında, cami alanını genişletmek için duvarlar ve iki ayak üzerine bir kubbe oturtulmuş ve bunun da önüne bir yarım kubbe ilave edilmiştir. Böylelikle 26 m çapındaki kubbe bir yüzyıl boyunca en büyük kubbe niteliğini korumuştur. Caminin ikinci defa yapılışında payandalı camiler planı uygulanarak küçük kubbeli sivri bir bina meydan getirilmiştir. Şimdiki durumda, merkezi kubbe dört fil yağına oturmakta ve bunu dört yarım kubbe çevrelemektedir. Yarım kubbelerin etrafında ikinci derecede yarım ve tam kubbeler, mahfildeki ve dıştaki abdest musluklarının önündeki galerileri örtmektedir. Mihrabın sol tarafından, türbe yanından geniş bir rampa ile girilen Hünkar mahfili ve odalar bulunmaktadır.


Minarelerin taş külahları 19.yy sonunda yapılmıştır. Mimar Mehmed Tahir Ağa camiyi tamir ettiği sırada eski camiden kalan klasik parçalarla yeniden yaptığı barok parçaları iyi bir şekilde birleştirdi. Caminin alçı pencereleri son devirlerde harap olduğundan adi çerçevelerle değiştirildi. Avlu kapısının yanındaki yangın havuzu Sultan İkinci Mahmud tarafından 1825 yılında yaptırıldı. Caminin geniş bir dış avlusu vardı. Bunun tabhaneye çıkan kapısı eski camiden kalmıştır.

www.osmanli700.gen.tr

Selimiye Camii

Selimiye’nin Yapım Süreci

Selimiye Camii’nin inşasına başlandığı tarih kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Selimiye Camii kapısı üzerinde bulunan cami kitabesinde, inşaasına 1568 (H.976) yılında başlandığı kaydedilmiştir.

Cami inşaatının başlangıç döneminde Edirne kadısına Divan’dan gönderilen 20 Haziran 1568 tarihli emirde, camii inşaatı nedeniyle fiyatları arttıran kereste tüccarlarının, fiyatlarını kontrol etmesi istenilmiştir. Bu belge ile birlikte Selimiye Camii’nin, 20 Haziran 1568 tarihinden sonraki yaz aylarından birinde temel kazısının başlamış olabileceği düşünülebilir.

Dayezade Mustafa Efendinin Risale-i Selimiye adlı eserinde, Sultan Selim, Hicri 976 senesinin Sefer ayının 27. Günü (21 Ağustos 1568) caminin yapımını Mimar Sinan’a havale ettiği ve yerinin seçilmesini emrettiği kaydedilmiştir.

Selimiye Camii yapı malzemeleri

Selimiye Camii’nin yapı malzemeleri Edirne ve civarından sağlanmıştır. Camiye malzeme sağlamakla görevli hassa emini Halil’in verdiği bilgilere dayanılarak, Enez’de bazı direklerin ve Fere’deki bir renkli taş ocağı ürünlerinin gönderilmesi için Divan’dan, ilgili kadılıklara emirler gönderilmiştir. Bütün bu çalışmaların 1568 sonbaharında da sürdüğü bu belgelerden anlaşılmaktadır.

Selimiyenin inşası esnasında
II. Selim’in istekleri

Mimar Sinan’a 12 Ağustos 1572 tarihinde gönderilen bir emir ile II. Selim taleplerini şöyle sıralamaktadır.

Mimar Başına emir. Gönderdiğin mektupta binanın inşaat durumunu anlatarak ana kemerlerin dördünün kilitlenip dördünün de kilitlenmek üzere olduğunu bildirmişsin. Ayrıca şahnişin kubbesinin ve duvarının süslümü yoksa sade mi olması hakkında arzumu öğrenmek istemişsin. Ben pencerelerin hizasına kadar çini ile kaplanmasını ve pencere üstlerine yine çini ile Fatiha suresinin yazılmasını istiyorum. Bu dediklerimi uygun gördüğün şekilde yaptır.

Bu emir, Sinan’ın camiinin yapımı esnasında padişahında isteklerini yerine getirirken, kendi özgür iradesinde serbest olduğunu anlatması bakımından önemlidir.

Evliya Çelebi notlarında, Koca Sinan’ın kendi deyişiyle belirttiği tarih 1568 (H.976) bize caminin temelinin atıldığı zaman konusunda bilgi verirken, dört sene süren inşaat sonunda duvarlarının bir kısmının inşa edildiğini, hatta duvarlara kaplanacak zarif çini yazıların konulmasına başlanmak sırası geldiğini de belirtir.

Çoğunluğu Marmara mermeri olan malzeme, döşemelerde, sütun ve başlıklarda, sövelerde (Pencere ve kapı açıtlarının iki yanına yerleştirilen taş veya ağaç dikme), mihrap ve minberde, şebekelerde, korkuluklarda ve çörtenlerde ( Damların yağmur ve kar sularını bina duvarından uzağa akıtmak için kagir yapılarda taştan yapılan dışarı doğru uzanmış oluk) kullanıldığına göre, cami inşaatı 1572′de kubbe kasnağına kadar yükselmiştir. Bu tarihte, sekiz taşıyıcı ayağı bağlayan kemerlerin inşası bitmiştir ve Sinan, Karahisari halifelerinden Molla Hasan’ın caminin hatlarını yazmasını istemiştir. 1572′de, Kayalar köyünden camiye su getirilmesi istenmektedir.

Sinan’ın cami çevresiyle ilgili olarak istediği izinler, Selimiye yapıldığı sırada çevredeki alanın fazla geniş olmadığını gösterir.

1572 (H.980) tarihinde sekiz ana kemerin dördü kilitlenmiş dördü kilitlenmek üzeredir. Aynı tarihte kubbenin inşaatına sıra gelir. Mimar Sinan’ın fikrince caminin harimindeki şadırvanla dört tarafındaki kapıların ve merdiven sahanlarının mermerden ve sofaların döşemeleri kufeki taşından yapılması uygun görülmüştür. 25 Ağustos 1573 tarihli divan yazısında, padişah ne zaman namaz kılacağını sormaktadır. 1573 Ağustos ayından önce kubbenin koyulmuş olduğu düşünülmektedir.

27 Kasım 1574 Cuma günü camiinin açılması için Divandan emir gelse de 7 Aralık 1574 de Sultan II. Selim vefat ettiği tarihten sonra, 982 hicri senesinin son ayının ilk günü (14 Mart 1575) ibadete açılmıştır. Bazı kaynaklarda Selimiye camiinin yapım süresi boyunca 400 kalfa ve 14000 işçi çalıştığını yazmaktadır.

Evliya Çelebi Selimiye Camii için 27760 kese akçe, bazı kaynaklarda 550.000.000 akçe harcandığından bahsetmektedir. 120 akçenin 1 altın para olduğu düşünülürse, camii 4.580.000 altın paraya mâl olduğu söylenebilir.

Selimiye Külliyesi ve Birimleri

Selimiye Külliyesi, caminin yanısıra medrese, hamam, türbe, imaret gibi birçok binadan oluşan ve külliye denen yapılar topluluğudur. Mimar Sinan, külliyenin öbür yapılarının boyutlarını küçük tutarak tüm dikkatlerin cami üzerinde toplanmasını sağlamıştır.

Bugün Edirne Müzesi’nin bir bölümünün yer aldığı medreseler, dış avlunun güney kenarının köşelerinde ve caminin kıble duvarının önündedir. Külliyenin son yapısı olan arasta (çarşı), sonradan III. Murad döneminde, Selimiye’ye gelir getirmesi amacıyla vakıf olarak yaptırılmıştır. Arastada karşılıklı iki sıra halinde dizilmiş 124 dükkân vardır.

Selimiye’nin dış avlusu camiyi üç tarafından çevirir. Bu avlular kıble tarafında iki medreseyle sınırlıdır. Bu küçük medreseler girişlerine göre asimetrik planlanmışlardır. Dershaneleri caminin arkasındaki küçük avluya bakar. Sinan’ın birçok medresesinde olduğu gibi, avlularının giriş tarafında oda yoktur. Bu avlular birer bahçe olarak tasarlanmıştır.

Dış avlunun (bahçenin) güneybatı köşesinde bir Muvakkithane (vakit tespiti yapılan) bölümü vardır ki; şimdiki haliyle kullanımdan uzaktır. Yanından çıkan kapıya Muvakkithane kapısı denir.

Dış yapı biçiminin temel sorunu her zaman kubbeden alt yapıya geçişin düzgünlüğü üzerine kuruludur. Sinan bu sorunu, yatay kütleleri birbirine bağlayan düşey yapılarla çözmüştür.Bu düşey yapılar, aynı zamanda dinamik bir kütle tasarımının da araçlarıdır.

Dış bahçede toplam dokuz kapı bulunmaktadır. Ancak bunların en büyük ve en çok kullanılanı batıya açılanıdır. Bu kapıya; eski yıllarda, Alay Kapısı, Kıble yönündeki küçük kapıya Dilenci Kapısı, Doğuda cami haziresine açılan kapıya da Darphane Kapısı denmekteydi.

Hamama yakın kapı, Dar-ül Tedris ve Dar-ül Kurra müderrisleri, öğrencileri ve çalışanlar için sabah namazından önce açılmakta, Taş Odalara yakın kapı talebenin giriş çıkışı ve medrese ihtiyaçları için kullanılmaktaydı.

Avlunun kuzeydoğu yönünde, Türk İslam Eserlerinin Müzesi olarak kullanılan Dar-ül Tedris Medresesi yer almaktadır.

Dış avlunun Arastaya bakan yönünde cami duvarında güneş saatleri bulunmaktadır.

Selimiye dış avlusunu, doğu tarafta, iki medrese kuşatır. Toprağı yükseltilmiştir ve bu haliyle bir set gibi adeta özel bir mekan yaratır ki; burası, mezarların bulunduğu bir haziredir. Bunlardan biri III. Ahmet’in 1718 de ölen oğlu Şehzade Selime ait türbedir.

Medreseler

Selimiye Camii’nin kıble tarafında yer alan iki medresesi vardır. Bunlar ; Dar-ül Hadis,ve Dar-ül Kurra adlarını almaktadırlar. Dar-ül Hadis kuzey tarafta, Dar-ül Kurra güney tarafta, arastanın yanında yer almaktadır.

Evliya Çelebi de Edirne’nin mükemmel medreseleri olduklarından ve devrin en büyük bilginlerinin burada bulunduğundan söz etmektedir.

1569-75 tarihlerinde medreselerde camiyle birlikte yapılmışlardır. Sinan’ın diğer külliyelerindeki medreselere göre sınırlı olarak düzenlenmiş olan buradaki medreselerin orta avlularını basık kemerli revaklar çepeçevre olaşmasına rağmen, medrese odaları yalnız iki yanda yer almakta, dershanelerde odalardan koparılmış bulunmaktadır.

Medreseler bugün oldukça sağlam durumdadır. Edirne İl Yıllığı’nda Darülhadis’in bir süre hapishane olarak kullanıldığı belirtilmektedir, bugün bu kısım Türk İslam eserleri Müzesi olarak kullanılmaktadır

Selimiye Darül Kurrası

Selimiye Dar-ül Kurrası tek kubbeli, iki göz revaklı basit bir yapıdır. En kayda değer özelliği camiin önünde ve çarşı kitlesi içinde kaybolmasını önlemek için fevkani yapılarak kubbesinin medrese ve Dar-ül Hadîs dershaneleri kubbeleriyle aynı düzeye yükseltilmiş olmasıdır.

Bu yüzden Dar-ül Kurra’ nın revakına bir döner merdivenle çıkılır. İki yanı kapalı, üst örtüsü ayna tonozlu revakın çifte kemerleri içte tek mermer sütuna, dışta duvarlara oturur. Tuğla hatıllı taş duvarlar dershanenin beden duvarlarında da sürer ve her iki bölümde de profilli saçaklarla bitirilir. Onaltı köşeli alçak ve sağır bir kasnakla kuşaklanan kurşun kaplı kubbe içeride tromplara biner. Dar-ül Kurra’nın kubbesi,medrese ve Dar-ül Hadîsin hafifçe sivri dershane kubbelerinden farklı olarak yarım küre biçiminde yapılmıştır.

Sinan yapısı Dar-ül Kurra’ların sayısı az, bu yapı türü konusunda genellemeler yapmak zordur. Ancak, Selimiye Dar-ül Kurra’sının tek kubbeli ve fevkani kuruluşu Sinan’ın daha önce incelediğimiz iki külliyesindeki mimarî düzenlemeye uygundur.

İstanbul Süleymaniye ve Lüleburgaz Sokollu külliyelerinde Dar-ül Kurra camiin kıble yönünde uzunlamasına ekseni noktalayan yapıdır. Oysa Selimiye’de medreseler camiin doğu ve batısına konmayarak güneyine alınmış, Dar-ül Kurra camiin kapalı ve açık bölümlerinin merkezinden geçen enlemesine eksen üzerine yerleştirilerek değişik bir kitle düzenlemesine gidilmiştir.

Sübyan Mektebi

Selimiye Camii’nin güneyinde, arastanın Selimiye meydanına açılan orta kapısının doğu bitişiğinde yer almaktadır.

Güney yönünden, arasta orta kapısının sağından merdivenle çıkılan iki gözlü giriş kısmı iki aynalı tonozla geçilmiştir, bu tonozlar yanlarda duvarlar, ortada ise kemerler ve bir kolonla taşınmaktadır. Giriş kapısı merdivenin çıkış aksında ön cephenin solundadır. Kapının sağ tarafındaki tek pencerede cepheyi dengelemektedir. Yapının iç kısmı tek kubbeli bir mekândan oluşmaktadır.

Dış kapı üstü iki renkli mermerle geçilmiştir ve sade bordürlüdür, ahşap kapısı yenilenmiştir. Giriş kısmının duvarlarında bir sıra taş, iki sıra tuğla örgü görülmektedir, kemer başlangıç hizalarında tuğla sıraları artarak hatıl görevini üstlenmişlerdir.

İç mekândaki kubbe dört köşeden eksetralarla duvara bağlanmıştır. Giriş cephesi ve doğu cephesi duvarı dışındaki diğer duvarların içlerinde nişler vardır ve bugün kütüphane olması nedeniyle kitap rafı olarak kullanılmaktadır. Girişin karşısındaki arastaya bitişik kuzey duvarında iki nişin orta aksında yaşmaklı bir ocak bulunmaktadır. Doğu tarafındaki cephesinde iki pencerenin üstünde birer kafa penceresi ve orta akslarında da Mihrap nişi bulunmaktadır. Pencere söveleri kesme taştandır. Yer döşemesinde altıgen taş kaplamalar kullanılmıştır.

Kubbede yalnızca göbekte bezeme vardır, burada bitkisel motifler kullanılmıştır ve göbek etrafı tığlarla çevrelenmiştir. Doğu cephesindeki pencere üstlerinde ise vitray kullanılmıştır. Kapı ve duvar nişi üzerleri geometrik ve bitkisel motifli bezemelerle kaplanmıştır.

1952′de yapı, Selimiye Çocuk Kütüphanesi olarak onarılarak kullanıma açılmıştır. 1968 yılına kadar Edirne’nin tek çocuk kütüphanesi olarak kalmıştır. Kütüphane, orta öğrenime kadar faydalı olacak şekilde düzenlenmiştir. Bugün oldukça iyi durumdadır. Yapının bodrumu da kütüphanenin deposu olarak kullanılmaktadır.

www.selimiyecamii.com

Edirne Vergi Dairesi Başkanlığı

Eyüp Sultan Camii

Eyüp semtinin merkezinde, Haliç kenarındaki Eyüp Sultan Külliyesi içinde bulunan Eyüp Sultan Camii, İslam aleminin önemli ziyaretgahlarından biridir. Caminin içinde de yer aldığı Eyüp Sultan Külliyesi; camii , türbe, hamam ve günümüze ulaşmayan medrese ve imaretden oluşmaktaydı. Külliyenin ilk inşa edilen kısmı türbedir. Bu türbe adını, Hz. Muhammed’i Medine’ye ilk geldiğinde evinde misafir eden Hz. Ebu Eyüb el-Ensari isimli sahabeden almıştır.

Halk arasında “Eyüp Sultan” olarak adlandırılan bu kişi, Emevilerin 668-669′daki İstanbul kuşatmasına katılarak bu savaşta şehit olmuştur. Mezarının bulunduğu yeri İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed’in hocası Akşemseddin rüyasında görmüş ve buraya türbesi yaptırılmıştır. 1459 yılında ise yine Fatih Sultan Mehmed tarafından türbenin yanına camii, medrese, imaret ve hamam yaptırılmış böylece külliye oluşmuştur.

Yaptırılan bu ilk camii 1766 yılındaki depremde çok büyük zarar görmüş ve tamir edilemeyeceği anlaşılınca, Sultan III. Selim tarafından 1798′de tamamen yıktırılarak yerine yeni bir camii yaptırılmıştır. Bu yeni camii 1800 yılında tamamlanmış ve padişahın da katıldığı bir törenle ibadete açılmıştır. Günümüze kadar ulaşmayı başaran bu ikinci camidir. Camiinin 17.50 metre çapında bir ana kubbesi ve oldukça uzun iki minaresi vardır. Camii iç süslemeleri oldukça sadedir. Bu açıdan 18. yüzyıl camilerinden farklıdır. Ama mihrabındaki altın yaldızla kaplanmış süslemeleri dikkat çekicidir.

biggistanbul

Süleymaniye Camii

En büyük hükümdarin en büyük mimara yaptirdigi muhtesem eser

Süleymaniye, onu yaptiran hükümdar kadar muhtesem! Istanbul’un yedi tepesinden birinin yamacinda, o tepeyi asan bir dag gibi heybetli. Yalniz çevresine degil, bütün Istanbul’a hükmediyor. Bütün Istanbul’u kucakliyor.

Bugün Istanbul’da yükseklikleri Süleymaniye’yi asan binalar var. Hanlar, apartmanlar var. Ama bütün bunlar Süleymaniye’ye nispetle ne kadar silik. Ne kadar küçük! Çünkü Süleymaniye’nin ihtisami yalniz boyutlarinda degildir.

Dünyanin en kudretli hükümdarinin emriyle, dünyanin en büyük mimari tarafindan, dünyanin en güzel sehrine yaptirilan anit, elbette böylesine muhtesem olacakti. Kanuni Sultan Süleyman böyle olmasini istemisti. Yaptiracagi caminin dünyanin herhangi bir yerinde daha evvel yapilan camilerle ve öteki mabedlerle ölçülemeyecek kadar muhtesem olmasini arzu etmisti.

Mimarbasi Koca Sinan bu emri alinca Ayasofya’dan daha güzel bir mabed yapma firsati buldugu, bu imkana kavustugu için, kivançla, sevk ve heyecanla ise koyuldu. Önce, bu bugünkü üniversitenin bulundugu yerdeki sarayin kuzeyinde, Istanbul’un üçüncü tepesinin yamaci idi. Sonra, hayal ettigi mebedin resmini çizip padisaha gösterdi ve boyutlari hakkinda yaklasak bilgiler verdi. Kanuni tasariya begenmisti.

TEMEL ATILIYOR

En usta sanatkarlar ve mimarlar Istanbul’da Mimarbasi Koca Sinan’in emrine verildi. Bir yandan da, imparatorlugun her tarafindan eserin insasina yarayacak malzemenin toplanmasina baslandi.
1549′da temel kazisina baslandi. Kaya zemine ulasma ve temelleri tutturma isi uç yil sürdü. Üç yil da temel hizasindaki insaat için çalisildi. Bundan sonra insaata bir yil ara verildi. Bu, temelin iyice oturmasi, bütün agirlik binince hiçbir yerinde en ufak bir çökntü olmamasi içindi.
Insaata bu maksatla ara verilmasi dünyanin bazi ülkelerinde, Islam aleminin en büyük mabedi olacak binanin yapilmasindan vezgeçildigi seklinde yorumlandi, Böyle düsünenler arasinda Iran Sahi da vardi.

Muhtesem eser, temellerin atilmasindan sonra bir yillik bekletme süresi de dahil olmak üzere sekiz yilda tamamlanmisti. Sekiz yil sonra, daha açilis merasimi yapilmadan, en büyük Islam mebedinin yapildigi heberi bütün dünyada duyulmustu.Gerçekten, Istanbul’un en muhtesem abidesi olan Süleymaniye, kubbesinin çapi ve yüksekligi disinda birçok bakimdan Ayasofya’yi asiyordu.
Ayasofya’nin kubbesi, yanlardaki dörder çapraz tonozla desteklenmisti. Sinan ise Süleymaniye’de asil kubbenin iki tarafinda ayni büyüklükte olmayan dörder kubbe oturtmustu. Bu, yapiya harikulade bir zerafet veriyordu.

SÜLEYMANIYE’NIN BOYUTLARI

Iç ve dis avlular olarak genis bir alani kaplayan caminin esas binasi 57 metre genislikte ve 60 metre uzunlukta, yani kareye yakin bir alan isgal eder. Kunnesinin çapi 25.5 m., yerden yüksekligi ise 53 metredir. Kubbe dört filayagina dayanan dört büyük kemere ve bu kemerler arasindaki dört askiya oturtulmustur. Sinan’in deyimi ile bu dört somaki sütun Muhammed dinini sembolize eden kubbeyi tutuyordu. Bu sütunlarin nereden nasil getirilidigini asagida okuyacagaz. Iç avluya üç kapidan girilir. Ortadaki büyük kapinin üzerindeki mermer isçiligi, Selçuk sanatinin devamini ve gelismis ince ustaligini yansitir.

Süleymaniye’nin dört minaresi ve bu minarelerin toplam 10 serefesi VARDIR. Bu, Kanuni Sultan Süleyman’in 10. Osmanli hükümdari olusunu sembolize eder. Büyük minarelerin yüksekligi 74 metredir.

Minare sayisinin dört olusunu da Kanuni’nin fetihten sonra 4. Padisah olusunu baglaya tarihçiler vardir. Bu görüse ilk defa, içinde bulundugumuz yüzyilda, E.Mamboury tarafindan yer verilmistir. Galatasaray Lisesi’nde uzun yillar matematik ögretmenligi yapan Mamboury ayni zamanda bir mimarlik tarihçisidir. Yabancilar için ilk büyük Istanbul rehberini de o yazmistir.

HARIKA BIR AKUSTIK

Mimar Sinan, cami içinde sesin iyi yayilmasi ve duyulmasi için harika bir teknik kullanmistir. Bunun için bütün kubbeleri çift kubbe seklinde yapmistir. Ayrica, ortadaki büyük kubbeye, içeriye dogru açik durumda, derinlikleri 50 metreye ulasan, agizlaru 5 metre olan 64 küb yerlestirmistir. Bu küplerden, küçük kubbelerin köselerine ve sarkitlarin altina da koymustur. Bundan baska, zeminde, sesi yansitmak için tuglalardan bosluk birakmistir. Iste bu sayede Süleymeniye harika bir akustige sahip olmustur.

KARINCA KAPTAN’IN ARMAGANI

Caminin insaatina yarayacak malzemenin Istanbil’dan ve imparatorlugun diger eyaletlerinden de toplandigini söylemistik. Büyük kubbeyi tutan dört somaki sütundan biri Baalbek harabeleinden, biri Iskenderiye’den getirilmis. Ikisi de Istanbul’daki yikik Bizans eserlerinden alinmistir. (Evliya Çelebi’ye göre Misir’dan getirilen sütunlarin sayisi dört idi. Bunlardan ikisi revaklarda kullanilmis olabilir.) Beyaz mermerler Marmara Adaasi’ndan, yesil mermerler Arabistan’dan getirilmisti.
Evliya Çelebi dört büyük sütunun Istanbul’a getirilisini söyle anlatiyor:

”..Caminin saginda ve solunda dört adet somaik mermer sütun vardir ki herbiri onar Misir hazinesi degerindedir. Misir diyarinda eski bir sehirden Nil yoluyla Iskenderiye’ye getirilmis. Karinca Kaptan bunlari orada sallara yükleyip, uygun rüzgar kollayarak Istanbul’da Unkapani’na ulastirmis. Unkapani’ndan Vefa Maydani’na, oradana da Süleymaniye’ye getirerek, Sultan Süleyman’a, ‘’size layik nemiz var ki, bu fakirane hediyeyi kabul eyle” diye sunmustur. Bundan memnun kalan Süleyman Han da, Karinca Kaptan’a Yilanla Ceziresi sancagini hediye etmistir.”

SÜLEYMANIYE’NIN HARCINA KARISTIRILAN MÜCEVHERLER

Süleymaniye’nin temelleri atildiktan sonra, iyice oturmasi için yapiya ara verince, yukarida da söyledigimiz gibi, agir masraflar yüzünden insaata ara verildigini sananlar olmustu. Böyle zannedenlerden biri de Iran sahi Tahmasp Han idi. Ona adamlari böyle haber vermisti. Oysa o bu haberi aldigi zaman, Mimar Sinan’in temelin oturmasi için hesapladigi süre dolmus, insaata baslanmisti. Yüzlerce amele, usta ve süsleme isini yapan sanatkarlar, haril haril çalisiyordu. Bundan habersiz olan Sah Tahmasp, insaatin devami için mali yardimda bulunmak istedi. Istanbul sefiri ile, kiymetli mal yüklü bir kervani ve içi degerli taslarla, mücevherlerle dolu bir kutuyu Kanuni Süleyman’a gönderdi.
Görünüste dostça bir yardim olan bu davranisi ile. Kendi kudret ve zenginligini göstermek, sonunda büyük eserin ancak kendi yardimi ile meydana geldigini söylemek, övünmek istiyordu. Kanuni’ye bu hediyeleri gönderme senebini açiklayan mektubunda da sunlari yaziyorduÇ

”…Haber aldik ki camiyi tamamlamaya kudretiniz yetmeyip, yapilmasindan feragat etmissiniz. Size, dostlugumuza dayanarak bu kadar mal ve hazine ve bu kadar cezahir gönderdik. Bu mücevherleri insaatini bitirmeye çalisan ki bizim dahi hayratinizda hissemiz ola.”

Bu mektuba, mektuptaki usluba sünürlenen Kanuni. Getirilen mallari elçinin gözleri önünde bahsis olarak dagittiktan sonra, mücevher dolu kutuyu da Mimar Sinan’a vererek söyle dedi:

”..Bu gönderdigi taslar benim camiimin taslari yaninda pek kiymetsizdir. Tez bunlari el, öteki taslara karistirip bina eyle!”
Iran sefiri gördüklerine ve duyduklarina sasip kalmisti (Akil dairedinden mephut ve mütehayyir kaldi). Getirdigi mektubunun cevabini böylece alarak Revan’a döndü.

Öte yandan Mimar Sinan, padisahin emrini yerine getirmis, degerli mücevherleri mimarelerden birinin taslari arasina maharetle yerlestirmisti. Günes isiginda elmaslar piril piril patladigi için bu minareye ”Cevahir minaresi’‘ adi verildi. Evliya Çelebi bu taslarin zamanla ”Hararet siddetinden bozuldugunu ve piriltilarinin kayboldugonu” yaziyor.

Süleymaniye elbette sadece bir heybet, sadece bir mimarlik saheseri degildir. Içerideki süsleri ile de bir harikadir. Minber ve mihrap mermer oymaciliginin; vaiz kürsüsü ve abonoz kapilar tahta oymaciliginin en güzel çrnekleridir. Askilar, billur kandiller, tunç samdanlar essiz güzelliktedir.

caminin 138 penceresimden giren isik, ”Sarhos Ibrahim” adiyla anilan ünlü sanatkarin döktügü renkli camlardan içeriye süzlüyor ve anlatilmiz bir sekilde insanlari büyülüyor.

Mihrabin iki yanini süsleyen Kütahya çinileri de çol güzeldir. Hele katahisarli Semseddin Ahmet Efendi’nin kubbeyi isildata hatti ruhlari da aydinlatiyor. Bu har, ”Allah gökleri aydinlatmistir” mealindeki ayetin yazisidir.

Bu yazilara göz nuru döken büyük sanarkar, ayetin anlamaindan ve kubbeye verdigi ihtisamdan gözleri kamasmis gibi, isinin sonlarina dogru iyi göremez oldu. Yazilari, onun ögrencisi olan Hasan Çelebi tamamladi.

 SULTAN ”BITSIN” EMRINI VERIYOR

Artik, Sultan Süleyman’i da, Koca Sinan’i da ölümsüzlestirecek, Türk mimarlik sanatinin üstünlügünü gösterecek eser bitmis sayilirdi. Halk gibi hükümdar da açilisi sabirsizlikla beklemekteydi. Fakat Mimar Sinan titizlik gösteriyor, yapinin hiçbir kösesinde en ufak bir ihmal görülmemesi, hiçbir seyin unutulmamasi için çalisiyordu. Sinan’i çekemeyen bazi kisiler de Sultan’a, onun isini ihmal ettigini, kubbesin durmasindan da süphe ettiklerini söylemek küçüklügünü gösterdiler. Açilisin gecikmesine, isin bir an önce bitirilmemesine gerçekten cani sikilan Sultan Süleyman bir gün camie gitmis, Mimar Sinan’i minber ve mihrapta bazi rötuslar yaparken görmüs ne ona söyle demisti:”-Niçin benim camiim ile mesgul olmayip mühim olmayan islerlee vakit geçirirsin? Ceddim Sultan Mehmet Han’in mimari sana yeter bir numune olsun, bana, bu bina ne zaman biter, tez haber ver!”
Mimar Sinan, Sultan’in bu hitabi karsisinda sasirmis amasükunetle su cevabi vermisti:
”-Saadetlu padisahimin devletinde insallah iki ayda tamam olacaktir.”

TAMAMLADI YAPISINI KIM AÇACAK KAPISINI

 Gerçekten iki ay sonra muhtesem yapi tamam oldu. Fakat eserin bir an önce tamamlanmasini isteyen Sulta Süleyman, caminin kapisini bizzat açmak için axele etmedi. Ayasofya’yi açan Justinianus gibi, Hz. Süleyman’I ve onu yenmis olmak gururuna da kapilmadi. Cami kapisini kendisinin mi yoksa daha layik olduguna Osabasisina sormaktan da çekinmedi. O da, ” Bunu en layik kulunuz emektar Mimar Agadir” cevabini verdi.

16 Agustos 1557 günü, yeni ve muhtesem caminin kapisina gelen Kanuni Sultan Süleyman, orada toplanan büyük kalabaligin huzurunda, Koca Mimar Sinan’i yanina çagirdi ne ona söyle dedi:

”-Bina eyledigin beytullahi, sidk-u safa ve dua ile senin açman evladir!”

Ve, Koca Sinan, dua ile anahtara çevirdi. Böylece, gelecek çaglara bir devrin san ve söhterini, sanat kudretini ulastiracak olan mabedin kapilari açildi.

Kaynak:gbg.bonet.se

Sultan Ahmet Camii

Istanbul’un en güzel, en muhtesem camii hengisidir?

Bu soruya genellikle ‘Süleymaniye’ diye cevap verilir. Gerçekten, boyutlariyla, uzaktan yakindan heybetli görünüsü ile, Koca Sinan’in bu eseri Istanbul’da essizdir. Bir tanedir.

Fakat bu genel hüküm, bende her zaman Sultanahmet’e haksizlik edildigi düsüncesini uyanditmistir. Içimdeki ses her zaman Istanbul’da en güzel camenin Sultanahmet oldugunu söylemistir

Genel hükümlerin aksine, en güzel caminin Sultanahmet oldugunu sölüyorsam, bunun sebeplerini de açiklamam gerekir.

Kusursuz iki eserden birinin, dügerine olan üstünlügü nedir? Süleymaniye’yi üstün gösteren mimar ve mühendislere bu hükmü verdiren nedir? Ben, mimar ve mühendis olmadigim için mi bu hükmü paylasmiyorum?

Hükmümün, mimar ve mühendia olmayisimla izah edilebilecegini sanmiyorum.
Yillar önçe, her iki camii ayni gün ve ard arda ziyaret ederek söyle bir kanaate varmistim: Ikisi de en güzel!

Fransiz yazar Gentille Arditty-Puller ”Plaisir d’Istanbul” adli kitabinda, romantik çagin en büyük iki piyanisti Liszt ve Thalberg’le ilgili bir fikra hatirlatiyor bunlar için söylenenlerin Süleymaniye ve Sultanahmet için de geçerli olacagini ifade ederek sunlarin yaziyor:

”-Istanbul’un en güzel camii hangisidir?”
”-Süleymaniye.”
”-Ya Sultanahmet?”
”-Aai o mu, o essizdir, en güzelidir.”

Bu hükme katilmakla beraber, içimdeki ses ”Birinci Sultanahmet’tir” demekten vazgeçmedi.

ONU YAPAN USTA YALNIZ MIMAR DEGILDI

En güzel resimle en güzel heykeli, en güzel sarayla en güzel köskü, en güzel cami ile en güzel türbeyi birbirleriyle karsilastirmak dogru olmayabilir. Ayni amaçlarla ama ayri zamanlarda yapilan eserleri karsilastirmak da dogru olmayabilir. Ama, Istanbul’da, sadece 50 yil ara ile yapilan Süleymaniye ve Sultanahmet’i, Türk mimarisinin dorukta oldugu cagda ve ayni amaçlarla yaratilan bu saheserleri karsilastirmak sanirim mümkündür diye düsünmekten kandimi alamadim.

Bugün, Istanbul’un en güzel camiinin Sultanahmet oldugunu söyleyerek, bana bu hükmü verdiren hususlari söyle açikliyorum:

Sultanahmet’in üstünlügü, onun mimari olan Sedefker Mehmed Aga’nin çok yönlü bir sanatkar olusundan ,ileri geliyor. O, yalniz dahi bir mimar degil, ayniz zamanda büyük müzeisyen, büyük sair idi. Bu büyük sanatkar mimarligini, ressamligini, müzisyenligini, sairligini, sedefkarligini ayni eserde ve doruk noktada göstermek istemisti. Sultanahmet’i emsalleriden ayiran, ”birinciler arasinda birinci” yapan farkliliklar, Mahmed Aga’nin bu özelliginden ileri geliyor olmali.

DAG GIBI YÜCE, KUS GIBI HAFIF

Dünyada, çok yönlü olan sanatkarlarin hiçbiri çok yönlügünü, ayni eserde gösterememis, ama Mehmed Aga, bunu basarmistir.

Baska mabedlerde, hafif hüzün veren losluk yerine, Sultanahmet’de çoskulu iç aydinliginin huzur gagitarak disa vurusunu görüyoruz. Sedefler, çiniler bahar güzelligi yansitiyor ve yasatiyor. 260 pencerenin renkli camlarindan süzülen isik içeriye siir gibi, beste gibi doluyor. Essiz güzellikte çinilere yansiyarak, insani akvaryum renginde bir rüya alemine sokuyur, en tatli seslerle anlamli misralara cagrisim yaptiriyor…Insan orada hem dünyalara sigmayacak kadar büyüyür, hem de bir kus gibi hafifliyor. Zaten Sultanahmet, büyük boyutlarina ragmen, uçmaya hazir bir sülün gibi durmaktadir. Sanirsiniz az sonra, füze gibi, uzay kanatlari gibi, slti minaresiyle, Marmara’nin mavisinden gögün mavisine dogru süzülecek, süzülecek…

Hej büyüük sanat eseri insani etkiler. Ama Sultanahmet hepsinden daha çok, daha costurucu, bütün hüzünleri giderici bir tesir yapiyor. Saygi ve övünme duygusu da veriyor. Iste bunlardan dolayi Sultanahmer bana göre, ”birinciler arasinda birincidir.”

BIR BENZERI YOK

Ya Mimar Sinan?.. Sedefkar Mehmed Aga, Koca Sinan’dan üstün müdür?

Bunu söyleyemiyoruz. Sedefkar Mehmed Aga’nin, eserinde, güzel sanatlarin her dalindaki ustaligini gösterdigini söylüyoruz.

Rönesanstan önce, Rönesansta ve daha sonra, çok yönlü olmakta taninan hiçbir sanatkar bunu yapamamistir. Mesela, Rönesans’in çok yönlü iki sanatkari Mikelanj ve Leonardo da Vinci, hiçbir eserde sanatlarinin bir yönünden tazlasini göstermemislerdir. Bir mimar, ressam, heykeltiras, edib olan Leonardo da Vinci, bu sanatlarin hepsini yansitacak bir büyük eser birakmamistir. Baska mimarlarin yaptigi kiliselerin duvarlarini, resimleriyle süslemis, uygulama alani bulamayan ama yine de onun dehasini gösteren mühendislik buluslari yapmis, güzel heykeller yontmus, Mona Lisa (yahut La Joconde) fakat bütün bu ustaliklarini tek eserde toplayamamistir. Mehmed Aga ise, eserinin planini kendisi çizmis, kendisi yapmis. Duvarlarini kendisi süslemis, kapilari kendi begenmis. Bu eserine siir, renk ve ses güzelligini kendisi vermistir. Bir tek eserde sanatkarliginin her yönünü göstermistir.

NASIL BIR ESER

Ayasofya’yi yaptiran Justinianus onunla Hz. Süleyman’in Kudüs’te yaptirdigi mebedi asmak istemisti ve asmisti. Süleymaniye’yi yaptiran Sultan II. Selim, Ayasofya’yi asmak istemislerdi ve asmislardi. Simdi de Sultan I. Ahmet onlari asacak bir cami yaptirmak istiyor, fakat atalarina saygisizlik etmemek için, sadece Ayasofya’yi asacak bir cami yaptirmak istedigini söylüyordu.

Sultan Ahmed, yeni bir cami yaptirmaya karar verdikten sonra, uygun bir yer aranmasina basladi. Teklif edilen birçok yer arasinda padisah bugünkü yerini begendi. Fakat o yillarda burada Sokollu Mehmet Pasa sarayi vardi ve sarayin satin alinmasi, yiktirilmasi, çevresinin iyice açilmasi gerekiyordu.

Padisah, Ayse Sultan’a, ”Otuz yük dinar halis ayar altin” göndererek sarayi satin aldi.

Yeni camiyi gerçeklestirme isi, mimarligi gibi sedefkatligi ve musikisinasligi ile de büyük ün yapmis olan mimarbasi Mehmet Aga’ya verildi.

Sedefkar Mehmed Aga, karsisinda Süleymaniye, yanibasinda Ayasofya gibi iki essiz anitin arasinda, onlarla yarisacak bir eser yapacakti.

Bu eser nasil olmaliydi? Bir eserin büyük olmasi için boyutlarinin büyük olmasi yetmezdi. Güzel olmasi için de yalniz disindan veya yalniz içinden güzel olmasi yetmezdi. Hatta, sadece ‘güzel’ olmasi da yetmezdi. Onun yapacagi eserde güzellik nasil yasanirdi? Siir gibi seyredilerek, huzur gibi duyularak..
Mehmed Aga, uzun çalismalardan sonra planini çizdi ve padisaha sundu. Basmimarin açiklamalarini da dinleyen padisah plani begendi ve onayladi.

PADISAH TOPRAK TASIDI

Artik temel atma zamani gelmisti. 1609 yilinin günesli bir gününde, basta padisah olmak üzere, devlet erkani insaatin yapilacagi yere geldi.
Ayni yüzyilda yasayan Evliya Çelebi, temel atma merasimini söyle anlatiyor:

”…Cümle üstad mimar ve mühendisler toplanip, Üsküdarli Mahmut Efendi’nin ve üstadimiz Evliya Efendi’nin dualari ile esasinin kazilmasina bsladi. Evvela Sultan Ahmed Han, etegine toprak dodurup, ”Ya Rab! Ahmed kulunun hizmetidir, kabul eyle” deyüp, amelelerle birlikte temelden toprak tasidi…”

Padisahtan sonra Seyhülislam Mevlana Mehmed Efendi, Seyh Mehmud Efendi, Vezirlazam Murad Pasa ve diger veziler, ulema, kadiaskerler ellerine kürükler alarak toprak tasimis, harç koymuslardi. Bu sirada kurbanlar da kesilmisti. Issaat çalismalarina sembolik olarak ordu da katilmis, birgün sipahiler, birgün yeniçeriler toprak tasimada çalismislardi. Vezirler, devler erkani kendi adamlarini göndermis, halktan birçok gönüllü çalismalara katilmis, bölece Istanbullular, caglar boyu övünecegimiz bir eserin meydana gelmesi için hizmet etmislerdi.

YEDI YILDA TAMAMLANDI

 

Insaat yedi yilda tamamlandi. Nihayet 1616 yili 2 Haziran Cuma günü, basta padisah olmak üzere, devlet erkani bu defa açilis merasimi için ayni yere geldi. Cami yanina kurulan otaglarda davetlilere büyük bir ziyafet verildi. Açilis dualarla yapildi.

Sultan I. Ahmet meydana gelen saheserden memnundu. Cami kapladigi alan bakiminda Ayasofya ve Süleymaniye’yi geçiyordu. Ana yapinin kapladigi alan 64×74 m. Boyutlarindadir. Yüksekligi ise 43 metredir.

Içinin renkli aydinligi, duvarlari süsleyen essiz çinileri, kapilari süsleyen sedef kakmalari, o güne kadar yapilanlardan çok daha güzel olan alti minaresi, Istanbul’un panoramik güzelligini arttiran genel görünüsü ile Sultanahmet herkesi büyülemisti. Ama o zaman bu caminin adi Sultanahmet Camii degildi. Halk ona ‘Yeni Cami’ demisti. Eminönü’nde Yenü Cami adiyla anilan cami yapilincaya kadar bu adi tasidi. Eminönü’ndeki eser ‘Yeni Cami’ adini alinca, Mehmed Aga’nin yaptigi camiye de Sultanahmet Camii denildi.

CAMIDEKI IÇ AYDINLIK

 

Sultanahmet Camii’nin mimari tarzi öteki camilere göre, birçok bakimdan farklidir. Mesela Süleymaniye’de kubbeyi esit ve paralel kenarli dayanaklar tuttugu halde, Sultanahmet Camii’nin kubbesi yuvarlak ve iri sütunlar halindeki filayaklarina oturmaktadir. Orta kubbe dört sivri kemer üzerine oturtulmus, köseleri pandantifle doldurulmustur. Yarim kubbelerin kenarlari da sivridir. Isik süzülmesini kolaylastirmak için pencere ve kemerler de degisik bir stilde yapilmistir. Isigin cami duvarlarini süsleyen renkli çinilere degisik sekillerde yansimasi düsünülmüs, pencere camlarina buna göre renkler verilmistir.

Sultanshmet’in asil özelliklerinden biri. Bol isikli, diger çinilerinin essiz birer sanat eseri olusudur. Yüzyillar içinde eskiyen veya kitilan bazi camlari degistirilirken, ayni renkler turrurulamamis. Bu yüzden cami yapilisindaki zamana göre isik-renklerinden kayba ugramistir. Buna ragmen Sultanahmet’in iç aydinligi bugün hiçbir mabedde yoktur.

Sultanahmet Camii’nin maliyeti, sebilleri, mektebi, Hümayun kasri, dükkanlari, dükkanlarin üzerindeki odalari ve padisahin türbsi de dahil olmak üzere 1811 yük 2944 akçedir. 1 yük 100 bin akçe, 120 akçe de 1 altin oldugunua göre, bu saheserin yaklasik olarak 1.510.000 altina mal oldugunu söyleyebiliriz.
Cami 21.043 çini ile süslenmistir ve bu çinilerin herbirine 18 akçe ödenmistir.

NIÇIN ALTI MINARE

 

Istanbul’da meydana gelen her büyük olay, her büyük eser, Islam dünyasini yakindan ilgilendiriyor ve baslica konu ediliyordu. Sultanahmet Camii’nin yapilmasi da hayranliklar, genis yankilar uyandirdi.

Fakat Imparatorlugun bazi eyaletlerinden itirazlar da geldi. Itiraz da geldi. Itiraz edenler, ”camiye alti minare yapilmasi kabe’ye saygisizlik olur” diyorlardi.

Çünkü o zamanlar alti minaresi olan tek mebed Mekke’de idi.

Padisah bu meseleyi bütün Islam alemini memnun edecek bir sekilde halletti: Mekke’ye yedinci minareyi yaptirdi.
Sultanshmet minarelerinin dördü üçer, ikisi de ikiser serefelidir.

AVIZELER BIRER HAZINE IDI

Evliya Çelebi, Sultanahmet’teki avizelerin, yapildigi yillarda, oradaki çiniler kadar güzel ve degerli oldugunu söyle anlatiyor:

”…Bu camide asili avizeler yüz Misir hazinesi degerindedir. Çünkü Sultan Ahmed Han, ecdadindan beri toplanankiymetli essiz cevahirleri, dört diyardan gelen çok degerli hediyeler buraya koymustur..Mesela, Habes veziri Cafer Pasa camiye alti adet zümrüt kandil göndermistir ki, herbir kandil altisar okka agirlikta idi. Altisi da mücevherli altin zincirlerle asilmistir.. Ayrica bu camide öyle çok ve degerli kitaplar verdir ki,Islam diyarindaki öteki padisah camilerinin hiçbirinde bu kadar çok güzel ve degerli kitag görülmemistir..”

SULTANAHMET’IN DIS AVLUSUNDA, BIRINCI KAPININ ALTINDA BULUNAN SEBIL KITABESI

 

Içen abdan dari-naim içre mesrur ola, Yazilub amali-hüsnü deftere medtur ola

Camii Han Ahmed’in banii ala mesrebi, Hazreti Mimarbasi ahreti mamur ola.

Kim Muhammed anin nam-u ali himmeti, Itti bu rana binayi hasredek mashur ola

Olmamistir dahi olmaz böyle ali bina, Bir eser konmustur ki, kim dembedem Mezkur Ola
GÜNÜMÜZ TÜRKÇESIYLE:
Bu sudan içen, nimetler yurdu olan Cennete kavussun mutlu olsun.
Yaptigi güzel isler deftere satir satir yazilsin.
Yüksek ahlaki kendisine huy edenin, Han Ahmed’in camiini yapan,
Yüce mimarbasinin sonu da iyi olsun.
Bu ulu mimarbasinin kutlu adi Mehmed’dir.
Dünya durdukça ünü her tarafa yayilsin diye, bu güzel, gözalici yapan odur.

Bu büyük eserin benzeri yoktur ve olmayacaktir.
Be eser, her zaman övgüyle konusulsun, dillerden düsmesin diye yapilmistir.

SULTANAHMET
Nurlu elleri Sedefkar Mehmed Aga’nin
Indirmis yeryüzüne isik-cismi.
Eli öpülesi o dehanin
Mehyalatla yazilsin ismi.

Bir eser vermis ki o sanat günesi,
Orda mevsim yil boyunca bahar…
Bulunmaz dünyada bir esi
Maya’lardan Misir’a Çin’e kadar

Kubbeleri bir tomurcuk bahçesi, kat kat,
Her sabah açar..
Duvarlari tas degil, sanki kanat,
Her gece uçar…

Alti füzesiyle gökyüzünde
Dolasir Sultanahmet.
Gökkusagini o toplar, o dagitir
Dünyaya demet demet.

Sonsuz mevilerde ak güvercin,
Akveryum renginde bir rüya..
Büöyle bir güzellik gördügü için
Mutludur dünya..

Kaynak:gbg.bonet.se